polis, yapması gerekeni yapmıştır.

2010/12/07
Birkaç gün önce bilmem nerede, bilmem hangi üniversitenin öğrencileri sevgili başbakanımızı protesto etme edepsizliğinde bulundukları için polis tarafından dövülmüşler ve hatta hamile bir edepsiz üniversite talebesi, hamile olduğunu utanmadan ulu orta söylemiş polis ise bu utanmaza acımadan tekmelemeye devam etmiştir.

Bazıları ise polisin dayağını şiddet uygulamak, olarak yorumlamak cüretini göstermiş, devletin başbakanına karşı sözler eden güruhu dövmenin ölçülülük ilkesini aştığını söylemişler. Lafı güzaf. Peeeehhh!

Bu edepsiz güruhun bir an evvel anaları ile beraber yurttan gitme vakitleri gelmiştir. Başbakanı beğenmiyorsalar analarını da alsınlar ve moskova’ya kadar gitsinler, demekten başka bir söz bizim ağzımıza yakışmaz.

Efendim, sağ basın veya sağ düşünceye sahip çoğu kişi yukarıdaki gibi düşünmektedir.

Yazımızın başlığında da belirttiğimiz gibi, öğrencilere ölçüsüz şiddet uygulayan polisler yapmaları gerekeni yapmıştır. Çünkü öğrenciler, başbakanı protesto etmektedirler ve daha da vahimi sarf ettikleri sözler sol karakter taşıyan kelimelerden ve cümlelerden oluşmaktadır.

Bu ve ya buna benzer, sol karakter taşıyan herhangi, bir gösteriye karşı ben polisin daha insaflı davrandığını bunca zaman görmedim.

Görmeyi dilemek ye da istemek de ahmaklıktan başka bir şey değildir. Zira, bir çok ülkede olduğu gibi polis hukukun korkusunu değil korkunun hukukunu yaşatan başat güçlerdendir.

Yıllardır üniversitelerde veya üniversite önlerinde kavga ya da polisin şiddetli müdahelesini göremiyorsak bu üniversitedeki öğrencilerin artık birbirleri ile didişmeyi bırakıp da derslerine ve ülkenin geleceğine ilişkin çalışmaları artırmalarından değil, aksine dünyaya ilişkin herhangi bir kaygılarının olmayışından, kendi çıkarlarını toplum çıkarının tamamen önünde tutmalarından ve bilimden- sanattan- mücadeleden ziyade, karşı cinsle iştigal edip beli ile beraber kafasını da boşaltmasından kaynaklanıyor.

Dünya ile derdi olanlar, kafası dolu, yüreği kavi insanlardır. Bunun için, kendilerince haklı gördükleri fikirler için mücadele edip doğru-yanlış inandıkları değerler uğruna emeğini, canını, vaktini ortaya koymakla alakalıdır.

Düşünen, dünya ile derdi olan insan her zaman hükümetle muhalif olmak zorundadır. Çünkü değişim ve gelişim istemekte olanla yetinmeyip olması gerekeni arzulamaktadır. Oysa polis hükümetin halka uzanan sopasıdır. Çünkü polis hükümet çıkarlarını toplum çıkarının önüne koyduğu için sağcıdır.

Sağcılar tebaa oldukları için ciddi kavgalara girme yürekliliğini asla gösteremeyeceklerinden dolayı polisle karşı karşıya gelmeleri de pek mümkün değildir. Karşı karşıya geldiklerinde ise kardeş dilleri konuşmaları dolayısı ile bir şekilde anlaşabilir ve herhangi bir şiddete maruz kalmaksızın olayı hoşgörü çerçevesinde bitirebilirler.

Hoşgörü dünyanın en aşağılık kelimesidir. Hoş görü kendinden taviz vermen, inanamadığın halde inanıyormuş gibi yapman demektir. Doğru kelime ise tahammüldür. Bir sağcının ise tahammüllü olması mümkün değildir.

biz üniversitede iken, dünyaya karşı avazımız çıktığı kadar bağırdığımız için yöneticiler tarafından yuhalandık, aşağılandık ve dayak yedik. şimdi sıra bugünün üniversiteli gençlerinde.

bugünün gençleri herşeylerini kaybetmiş durumdalar. kampüslerini, fakültelerini, sınıflarını ve dahası kantinlerini kaybetmişler herhangi bir fikir tartışması dahi yapamaz hale gelmişlerdir. çünkü fakültelerin içi boşaltılmış, kantine saman sınıflara ise o samanla idare dilecek beyinler doldurulmuştur.

üniversiteler biri bizi gözetliyor evlerine dönmüş, bu dönüşüm esnasında kimse sesini çıkarmamıştır.

polis, öğrencilere ölçüsüz güç uyguladı, diyorlar. bunu düzeltip, muhalif öğrencilere demeleri gerekirdi. ama buna şaşırmak ülke, dünya gerçeğinden haberdar olmamaktır.

ben bu yüzden severim egenin ötesini. çünkü egenin ötesinde, polisin şiddet uyguladığı alexis ölmüş ve bunun hesabını ortaokul öğrencilerinden başlayarak ülkenin tüm öğrencileri sorma cesareti gösterebilmişlerdir.

oysa bizim ülkemizde, birini dövme özgürlüğünü normal -vicdanı olduğunu söyleyen- bir vatandaşa dahi verseniz önüne geleni falakaya yatıracaktır. bu hoşgörü yalanının gerçeğidir. bu şiddetten beslendiğimizin gerçeğidir. bu sağcı kafa yapımızın gerçeğidir. bu değişime karşı inatla-kinle-şiddetle karşı durmamızın gereğidir.

mektup-4

2010/11/22
sevgili,

sen gittin seninle birlik gitti bütün evren. yokluğun içimde bir kül bulutu. göz gözü görmüyor yüreğimin coğrafyasında…

önce bir şey olmaz sanmıştım. dayanırım sanmıştım. bunca ömrüm gurbetlikte, hasretlikte geçti. sonra benden uzağa attığın her adım içime bir yangın saldı. yüreğim temmuz göğü. yüreğim sivas eli…

buna da dayanacağım; biliyorum. ellerim nasırlanana kadar okşayarak hatıraları… buna da dayanacağım; biliyorum. tütün ve efkar soluyarak…

ellerimde açılan gonca gülüm, süt limanım, serçe çiğirtim… sensizliği sen bilmezsin. Nasıl da kurudu içimin ırmakları. nasıl da yönünü kaybetti bütün akarsular. Nasıl da çekildi denizlerim. teninin kıvrımlarında dolaşan elim şimdi bir yokluğu heceliyor. akşam kuşları ağaç dallarında, sesleri içimde geceliyor. bir çocuk gibiyim şimdi. öksüz kalmış bir çocuk. yürüyemiyorum. ayaklarım bocalıyor.

tekrar tutunmalıyım hayatın karşısında.

çaresizliklerle dolu bir mektup yazmak sana; olacak iş değil…

susturayım içimdeki hüzünbazı… bir türkü tutturayım dünyaya karşı.

oturup hayatın kucağına
çekirdek çiftleyelim
günebakarak
bırak bahçede dağılsın rüzgâr
saçların hani?

kımıltısız bir eladır gözüne bıraktığım. onca derin. beni hayatın tenhasında bulabilirsin. çıkmam kahvenin telvesine. üçvakte kadar değiştiremem herhangi bir şeyi… sevmek dersen, severim. yalansız ve hilafsız… sövmek yakışır dudaklarıma, ıslık çalmak gibi… beni herhangi bir sesin son hecesinde, beni şarabın kırmızında, ayın aymazlığında, beni yenilmiş yanlarında bulabilirsin.

teninin yangın yeridir dokunduğum… her dokundukça küllerini tutuşturan, iniltini çoğaltan… içinin sönmüşlüğüne bir harman yeri şenliği, yorgunluğu armağan eden.
beni herhangi bir ırmağın susuşunda bulursun. kaybettiğini sandığın yerdeyim ben. dip sızında. ağladığında gözyaşındayım, avurtlarına inen. yüzündeki rimel izi. dudağının hüzünbaz kıvrımında saklı bir adım. unuttuğunda umudum sol memenin altında.

beni herhangi bir dağın koyağında bulursun. yüreğinde ordular çoğaldığında savaşa tutuşmak için. ya bir kırmızı bayraktır adım seni isyana çağırır ya beyaz bir bayraktır aklım, elini tutar.

beni bir düşün akışında bulursun. kanat kanat süzülürken gökyüzüne. kuş olurum ela’m değer gözünün bebeğine. rüzgar olup dindiririm kanayan yanlarının ağrılarını.
beni bir şakinin bakışında bulursun… kavgalı, kırgın, kızgın, mahcup, güvensiz, korkak… ne yaptığından ve ne yapacağından emin olmadan tetik gerip kaşlarını alnının ortasına, silahının namusunda, düşünde bir bahar gezi, gözü arpacık çıkaran bir eşkıyanın bakışında bulursun.

beni aradığın yerde değilim ey sevgili, beni bulduğun yerdeyim ben. beni bıraktığın yerde değilim ey sevgili beni kaybettiğin yerdeyim ben. beni kırdığın yerde değilim ey sevgili beni kurduğun yerdeyim ben.

Ben, senin alnının çizgisinde…

ben, senin kâbusunun arasında uyandığında içtiğin bir bardak suda…

ben, yalnızlığının korkusunda…

ben, sendeyim ey sevgili…. içine bakmayı unutma…

mektup-2

sevgili

ben seni sevdiğim vakit, içgöçlere gebeydi yüreğim. talan mevsimindeydim. herkes pay istiyordu çapuldan.

doğduğum vakit, bir süzüm gözyaşı damlatmış anam avucuma. ne zaman birini sevsem ağrır avucumun çeperi. ben daha bebe ilken ceplerime erik yerine gökkuşağı doldururdum. bulut yüklüydü hüznüm. olur olmadık ıslatırdım yüreğimin çayırlarını. bir deniz düşlerdim. akşam kuşluğunun kızıllığında. on sekizlik kar gibi yağardı alnımın akına martı çığlıkları. sonra…

sonra çığlık çığlığa büyüdüm sevgili. boy attım ta şurama kadar. öyle uzun değilim bilirsin. ama uçsuz sıra serviler vardır yüreğimin ormanlarında. başı göğü yalayan…
ömrümü herhangi bir otobüsün arka koltuğunda o şehirden bu şehre taşırken alıştım gurbetlere. hiçbir kadının iki göğsünün arasında dinlenemedi yenilmişliğim. yumruklarım kavga mağduru…

saçlarım okşanmadı hiç baba eli tarafından. ne zaman baş kaldırsam sızlar babasız yanlarım.

sevgili,

yalansız büyürken hilaflarda halef oldum bütün acılara. avucumda birikti akşam kuşlarının tereddüdü. tütün niyetine soludum bütün bir ömrü. şimdi, hünerli bir marangozun elleri gibidir ellerim. törpülüyorum bütün acılarımı. acılar kabuğundaymış ömrümün ve kabuğu kavlayan yara yeniden kanamaya aşinaymış, öğrendim. ve garip ki, ben acılarımla değer katıyormuşum hayata.

sevgili,

sana nefretsiz bir çocuk getirdim. gözleri ilk gün ki gibi acı kahve. falında hep yol çıkıyor üç vakte kadar. ne öğreniyorsa kendi iç göçünden armağan sürgün bulutların rahminde büyüyen bebeye. başka bir dil konuşuyor içinin bütün kervanları. ve kervan kıran sarı yıldıza emanet akarsuları. akıyorlar denizi hissederek.
ey sevgili, denizim olur musun?

babam gibi okşar mısın, hayatın karşısında kıvrılan saçlarımı? annem gibi bekler misin yaralarımın kanamasını günün ilk ışığına kadar. çoğalırken sanrılarım, dudağıma bir türkü bırakır mısın dudağından armağan?

sevgili,

bu dördüncü mektubum sana. ucunu sigaramın ateşi ile yaktığım. yüreğimin yangınını sana bulaştırmaya çalıştığım. sözlerim değiyor mu gözlerine?

ne zaman yola çıksam sağanaklara yakalandım ansızın. dudağının kıvrımında kırıldım bir kızın. seninde oldu mu hiç dip sızın. hagi göllerin hüznü gibi. hani çığlık çığlığa gebe kaldığın bir acı. hani içini yakan bir veda. hani bir ırmağın kırgın,üzgün akışı gibi…

bozkırlarda gelincikler açar sevgili. aslı esasında yakışmaz bozkıra bu kadar kırılgan bir çiçek. ilk yağmurda boynu kırılır. dağılır bir kuş ölüsü gibi yerlerde kalır. yine de açar. işte ben bir bozkır gelinciğiyim. kanım her alaşafakta toprağa karışıyor.

toprağım ol sevgili, kanımı karşıla. sana olan içgöçüme muştulayıcı ol.

işte beni bilmeye başladın sevgili.

seni lanetlemeye başladım.

(mayıs 2010- antalya)

mektup-3

sana yazmak saadet olduğu kadar azap da sevgili.

gözlerin geliyor aklıma, gülümseyişin. her gülümsediğinde dudağının kıvrımına konan kırlangıçlar… yaşama daha bir sarılasım geliyor. aklıma sen düşünce daha bir seviyorum dünyanın geri kalanını. daha da hassaslaşıyor yüreğim. güvercinler kanatlarını çırparak havalanıyor.


sevgili,

sen düşünce yüreğime beni ay çarptı. denizin kabarması gibi kabardı yüreğim. kimselere söylemedim adını. adın büyüdükçe içimde, dudaklarımı ısırdım. dudaklarımın morartısında çatladı adının bütün harfleri.

her insan bir addır sevdiğim. bir adla doğar ve büyür. kulağına okunan ad olur büyüdükçe. adı ona o adına bağışlar yaşanmış günleri. yaşanacak günleri ise bir birlerine hazırlarlar. işte sevgili, senin adın da bana fısıldandı.

adımı bilmedikçe bilemezsin beni sevgili. geçmişimi bilemezsin. çünkü adımın her okunuşunda geçmişim doğar içine. adımın her çağrılışında ruhum koşar çağıranın peşine. ad, ruha benzer sevgili. doğumla insanın içine nüfuz eder; ölümle birlikte ayrılır bedenden ve yaşamaya devam eder. öldükten sonra dirileceksek eğer adımızla dirileceğiz. günahlarımız adımıza yazılacak, sorguya adımızla çekileceğiz. her insan ancak adı ile ölümsüzleşir ve her insan ancak adı silinince dudaklardan, ölür sonsuza dek. ad, hatırlanmaktır sevgili. ad ruha biçilmiş yegane kılıftır. ben dudaklarımı morartırcasına aklımda tutuyorum adını. çatlatırcasına bütün harflerini, ısırıyorum…

bana adını bağışla sevgili, ruhunu emeyim iki göğsünün arasından.
yaşam isimle ölüm arasındadır.

mülteci bir tebessümsün yüreğimde nicedir. aşık olmayı bıraktığım gün mü başlamıştım tütüne bilmiyorum ama o zamandan beri bütün tebessümler mültecidir dudağımda. tütün ise tereddüttür. tereddüdü keskin bir bıçak gibi taşıyorum kınında. kını, tenimdir. tenim kapanmaz yaraların vatanı…

sevgilim
omzunda iki melek/ koç mu geldin ibrahime
kurbanlık
beni ağlama
yağmur olasım yok bugün umutsuzlara
oturup bir şiirin kucağına
çekirdek çiftleyelim
günebakarak
üç, tek sayıdan sayılmaz aşk matematiğinde
beni ağlama/arkamdan
ıslanmam… uslanmam

beni sen ustalaştırıyorsun yüreğimin örsüne vurarak aklının çekicini. demirime su veriyorsun göğünün bulutundan. çelikleştiriyorsun sevdaya olan imanımı.

hatırlıyorum, ben seni sevdiğimde aylardan nisandı sevgili. ince bilekli yağmurlar vuruyordu canımın tenhasına. olur olmaz ıslanıyordu gözlerimin elası. ben seni ıslık çalmayı sever gibi sevdim. keyifli vakitlerde sevincim oldu adının dudağımla buluşması.

sancıdım. ne zaman düşecek gibi olsan gözlerimden avurtlarıma. avurtlarımı yurt tuttum sana. ben seni, baba yurduna varılan bir yol bilip sevdim. düştüm yoluna.
ben seni, sancılı bir kış bilip sevdim. çıktım dağına. rüzgarına, boranına taliptim.
ben seni, herhangi bir atları olur olmaz maviye boyayan bir akarsu…. kıvrılarak yol buldum vadilerinde.

ben seni, bozcuncu çığlığıyla geceyi kalbinden vuran iniltili bir tren… bekledim durmanı istasyonumda.

ben seni, buğulu bir camın ardında durup kalbini çizen hüzzam soluklu bir kız. yazıldım kalbin içine.

ben seni, çöl coğrafyasında beyrut ezgisi. taş oldum. atıldım faşizmin bağrına.

ben seni, haritalarda unutulmuş bir köy. duman oldum bacasına.

ben seni, sevgili ben seni… biraz ben olduğun, biraz insan kaldığın için sevdim.

üç, tek sayı sayılmaz aşk matematiğinde
bir sen, bir been, bir de evren…
çekirdek çiftledikçe çoğalırız…
bir şiirin kucağında…
yakmalı bu mektubun ucunu da sevgili.

mektuplar-1

gece seslerine yürümek, tereddütlüdür çoğu zaman. ve hep yalnız yürümeyi gerektirir. insanın içinde kol gezen güvensizlik, sık sık arkasını kontrol etmesine sebep olur. arkama dönmeden yürüdüğüm bir yoldur sana değen sözcüklerimin hepsi…

gül haydi!

göğüme uçurtma salan çocukların kabaran ela’larında yürüyorum sana. alnımda bir yol yorgunluğu, dudaklarımda diş izi kalmış kelimeler…

al haydi!

seni bilmekle başlıyor seni bulmak. yüzüme dokunan her tebessüm yol olup uzuyor kalbimin maviş atlasına…

bul haydi!

dostum, öyle uzun soluyuşlar içinde geçti ki ömrüm, şimdi sen karşıma dikilmişsin ve yüzünün bütün ayrıntısı ile kapında bekliyorsun… serçeler canına çarpmasın diye açık pencerelerinle. ayaklarının altında ahşap gıcırtısı…

gel haydi!

ne zaman yola çıktımsa ansızın bir sağanak başlardı. iki mevsim geçerdi ayaklarımın altından: sonbahar ve kış… yollar uzadıkça kederimin kıvrımlarında, ben de yol olmayı öğrendim, sonra… sonra sağanaklara alıştım, ilkbahar toprağı gibi…

yağ haydi!

şimdi, yollardan vazgeçip durma vakti mi geldi acaba bir dostun tebessüm eden yanağının kıvrımlarında. avurtlarında çoğalan gözünün elasını avuçlarımda biriktirmek mi gerekir acaba?

bak haydi!

insan, kimi zaman bir ömür de tanıyamaz yanındakini… hani bilirsin isa’nın ve hacı bayram veli’nin yol arkadaşını… kimi insan ise ilk sözcükte teslim eder kendini yanındakine… sonsuz bir enginlik bağışlar yüreğinin maviliğinden…. sözcükler yol bulup varır yüreğe.

düş haydi!

dağ olsan sisine, meydan olsan sesine, orman olsan derinliğine gizlenmek isterdim bu sonu belli olmayan yolculuğumda…

ol haydi!

oysa ben şimdi coşkun bir nehir gibi akıyorum, akmak istiyorum senin denizine… karışmak, hemhal olmak, bir olmak, ummanda zerre, harmanda tane, ateşte alaz olmak… ıramak sonsuzluğun bağrında…

yak haydi!

sen son ol. sonu olmayan… ben yol olayım başı bilinmeyen… ve bütün kıvrılışlarım, şaha kalkışlarım, tereddütlerim, geriye dönüşlerim, dağ çıkışlarım, yorgunluklarım, bir dost için uzanmak olsun yeryüzü sathında…

yol haydi!

sen yol ol, ben iflah olmaz yolcu…

bil haydi!

ve ikimiz birden susayalım. susasımız gelsin…

gül haydi!

20 ilkyaz( mayıs) 2010-

bu işte bir yanmışlık var!

2010/05/05
bu işte bir yanmışlık var!

güzel gözlü çocuklar bulunur kürt coğrafyasında… kederleri namlumun ucunda… korkarak bakıyorlar kaşlarımın arasına. belleğimin yokluğunda çoğalıyor yeni sözcükler. anlamını bilmiyorum hiçbir tereddüdün. duyduğum bütün hırıltıları, bir dilin ölüm sancısı değil yüzüme çevrilmiş silah namlusu sanıyorum.

neresi kötüdür barışı konuşmanın? korkuyorum. ya yürürseler kışla üstüne. ya latalarını, keleşlerini, poşularını alıp gelirlerse son sığınağımıza… mayın döşerseler babamın elini, anamın yüzünü, sevgilimin dudağını, çocuğumun alnını öpmek için bağrına düşeceğim yola. insan kendi ülkesinde korkuyla dolaşıyorsa, ıslık çalarak çıkamıyorsa dağlarına, su şırıltısını, kuş sesini dinlemek için inemiyorsa vadilerine, derelerine… insan bir aşkla çekemiyorsa toprağında büyüyen çiçeklerin kokusunu içine… yağmurunda tereddütsüz ıslanamıyorsa sırılsıklam, yüzünü bir sevdaya çeviremiyorsa arkasını kollamaksızın, bu işte bir yanmışlık var.

/… azrail gelmiş de can talep eder/ benim can vermeye dermanım mı var…./

şeytan dağları, cehennem ormanları, peri suyu, arik dağı, demir kanat dağları, seyit kasım, şenker dağlarınca kuşatılmış adsız (kurt) tepe’de yasal namlularımızın arkasında ölümü bekliyoruz. telsiz istasyonuna ölüm haberleri düşüyor. sıranın hangimizde olduğunu bilmeden ve hangimizde olabileceğini düşünmeden gelecek güzel günlere dair hayaller kuruyoruz.

her ölü saygıyla anılmalıdır. en yasal tümcesini kuruyordu en y-etkili kişi “şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.” bayraklara sarılı genç cesetler yollara düşüyordu anasını yüreine gömülmek üzere. vatan sağolsun, diyordu babası artık oğlunun sağ olmayacağını bilerek… acısını kutsayarak. bir oğlum daha olsa onu da yollardım bu ölüm cenderesine, diyordu anası, yüreğinde kazılmış mezarın üstüne toprak serperek.

a benim anam! sen de bilirsin, oğlu askerde olan her ana, yüreğine bir çukur kazdırır mezar kazıcılarına. ve dudağına takar bir dua. o çukura oğlunu koymadan; toprakla kapatmayı umut ederek; mırıldanır.

a benim anam! ölüm en çok, göğüsleri kurumuş seksen yaşında ninelere yakışır. daha bir kızın göğüslerine başını koyup da uyumamış yirmi yaşındaki civanmertlere değil. a benim anam! namlu arkasında ölümü beklememişler için kolaydır nutuk atmak. sıkıştığın kapanı vatan bilerek sığınmak baharın merhametine, yakıştırılmaz hiçbir kahramana. nedense kahramanlar hep ölüler içinden seçiliyor!!!
kiğı!
yirmi üçüncü yaşımın son günleriydi. yılan gibi kıvrılan yolun sırtına binmişliğim bir kasım gecesine rastlar. dağlar o kadar çok, sesler o kadar az, gökyüzü o kadar yakın ki anam, uzansan yıldızlar takılacak saçlarına. yürüsen akarsular fışkıracak bastığın yerden. ve korkuyoruz birbirimizden. nefretle bakıyoruz birbirimize, kürt bebelerlen. ihtiyarlar, utanıyor kırık dökük türkçelerinden ve yalvaran, korkan, umutlu gözlerle bakıyor gözlerimize. anam anam benim anam! dokuz ay dediğin ne ki? bir gelinin bebeye durması, iki bahar bir kış. belki bir kez çiçeğe durur bahçeye diktiğin güller. bir kez meyve verir balkonuna eğilmiş erik. bir görünün bir kaybolur sivrisinekler. bir boşalır bir dolar antalya’da oteller. anam anam dokuz ay dediğin ne ki? sen dokuz aya katlanamıyorsun. bir ömre nasıl katlanıyor peki kürt anneler?

anam anam, gözleri yaşlı anam. işleri başlı anam. oğlu telaşlı anam. bu işte bir yanmışlık var, ağlıyorsan sen ve senin gibiler…

anam anam, türkmenin en koyu yerinden aldın büyüttün beni. ben ki türkçemi senin gibi, sevgilim gibi sevdim kokladım. ben ki ruhumu dilimle doldurdum. dilini emdim bir türkmen kızın. ağladığım zaman türkçe ağladım. kahkaham türkçe oldu… ıslığım tutarken dağı taşı türkçeydi. senin bahçende güllerin türkçe açtı, ağılda koyunun türkçe meledi… ne zaman bir tebessüm gelse kıvrılsa dudağının kenarına, özdilinden bildin, incitmeden koparıp yakama taktın… anam anam, türkmen anam, ben dilimi senden aldım, ruhum gibi, canım gibi…. peki ya buradakiler! onları da mı sen emzirdin ki, anadili diye senin dilini konuşmaları şart koşuluyor.

kığı!
yanmış ve yakılmış köyleri gördüm
gördüm güneşin doğmadığı batmadığı
içinde itlerin yatmadığı
ise batmış duvarları
suya gitmiş ovaları
gördüm…
gördüm ağlayanları
gülenleri görmedim…
kim yaktı neden yaktı bilemem
günahı yakanın boynuna!

bir harabeden geçmek anam, mezarlıktan geçmekten fenadır. duvarına is bulaşmış evlere girip çıkmak fenadır. hayaletler dolaşır boş köylerde. bir kızgınlıkla eser garbi yel. yağmur soğutamaz toprağın ateşini. basanın yüreği yanar.
mezarlıklarda ölüler vardır anam. üç kulhu bir elham vardır. bilirsen dördünü de okursun. ama boş köylerde dolaşan cinlerden ne korur insanı bilemezsin. ruhları buradadır bu köylülerin. ve pusu atanların içine dolar vıcık vıcık bir ürperti. yüzüne, eline, nefesine çarpar kürtçe ağıtlar… acıları anlarsın… bilirsin iki sevdalının buralarda oynaştığını, bilirsin bir bebenin sümüğünü yaladığını, bilirsin insanların maniler, masallar, destanlar anlattığını, üşüdüğünü, dertlendiğini, düğün dernek kurduğunu, ezgiler, halaylar, zılgıtlar…. hepsi kulağına dolar. işte o zaman bilmediğin bir dili anlamaya başlarsın. ise batmış duvarlarda hayaller oynaşır… gülüşmeler, konuşmalar, ağıtlar… koyun sesi, köpek sesi…. sesler…. sesler insanı yorar. anlarsın şu dünyada insanların, anıların, hayallerin, hayaletlerin en çok sesten ibaret olduğunu…. ve anlarsın sesi sadece kulağı ile duymadığını insanın… ve seslere yüz biçersin, beden biçersin, kaş, göz, kulak, dudak… sonra anam nasıl oluyor bilmezsin! kendi suretini çizersin. sesler senin içine dolar. sesler anadiline bürünür… yangını, yıkımı, yenilgiyi, ölümü, terkedişi, göçü görürsün… yanan, yakılan, yıkılan, terkeden, ölen, göçen sen olursun… geride bıraktın bedenine baka baka gitmek zorunda olduğun yere gidersin… cennete, cehenneme, tanrılar katına, ota, toprağa, ankara’ya, istanbul’a, antalya’ya. yeni bir hayata. ne kadar yenilirsen yenil gittiğin yerde yaşadığın günler senin için “yeni” diye anılır… ne kadar eskirsen eski her başlangıç dertme çatma, yaralı, kanamalı olsa da yenidir. hatıralar hep geride kalır. hatıralar yangının, yıkımın içinde sonsuza kadar yanar durur. hatıralar bir ıslık, bir rüzgar, bir ses… kahreden bir ses olur asılı kalır bağrında göğün…. hiç bir çocuk hatıraların asılı kaldığı göğe uçurtma salamaz, hiçbir kuş bu göğe kanat geremez. bu göklerde benim anam! sadece silah çatılır… yasal, yasadışı silah çatılır… birde yangın kokan, is bulaşmış, kirli sarı bir yağmur yağar, vıcık vıcık…. bir de kötü kokulu bir ot yetişir harabelerde…

kiğı!
tanrı merhamet etti. hiç bir canlıya doğrultmadım tetiğinin boşluğu alınmış namlumu. çok şükür. iki felak bir nas oku anacığım. üçü de tamam olsun! tanrı senin yüreğini ferahlandırsın! benim yüreğim ateş bulaşmış harman yeri…

kiğı!
kışla, gece ve soğuk… gecenin içinde bir deli rüzgar…. kulağımı sağır edecek. ben geleli doksan gün oldu anam. bir gün durmadı peri boğazının cehennem ormanlarından yüklenip getirdiği rüzgarın kulaklarımızı, tenimiz, aklımız yakması… kışlanın içinde asker… askerin içinde hasret, korku, saygı, nefret… karmakarışık. asker silahıyla barışık, ölüme gebe. bir bebe gibi taşıyor koynunda kaderini. keder ölüme değil anam sadece hasrete. hayret! bizim asker, ölümü düşününce kederlenmiyor. telaşlanmıyor. gidiyor ölümün üstüne…. kahveye, işe, maça gider gibi. korkmuyor. korkutan, gecenin bağrında anam, yıldızların casusluğunda, sessizliğin şahadetinde, dağların azametinde nöbet beklemek. en tedbirli, en uyanık olduğu anda korkuyor bizim asker… sesler kulağında uğulduyor, dağlar gözünde büyüyor, gölgeler aklında canlanıyor… sesler içine işliyor… en çok da rüzgar sesi, silah sesi, su sesi…

hayret! bizim asker üşümüyor. gece eksi otuz sekizi gösteriyor, asker nöbet yerinde. silahı yapışıyor eline. namluya sürülmüş mermi yapışıyor demire, yıldızlar yapışıyor dağların doruklarına, rüzgâr yapışıyor gecenin karanlığına, bizim asker üşümüyor. bildim! korkusu üşütmüyor, bir de ana özlemi, yar özlemi, yuva özlemi.

bizim asker heyecanlanıyor anam! mektup postasında adını okuyunca bölük yazıcısı, telefon sırasında künyesini ünleyince koğuş nöbetçisi, başını okşayınca takım komutanı, tekmil isteyince bölük komutanı bizim asker heyecanlanıyor. parıldıyor gözlerinin içi. bir bebe gibi, günahsız bir bebe gibi bakıyor geçmişten getirdiği gözlerin içine… “sekizinci kolordu on yedinci iç güvenlik alayı topçu bataryası birinci takım seksen ikiye dört topçu er ali kemal gamsız-samsun emret komutanım!” sesi dağlarda yankılanıyor. başı dik, gözleri gözlerimin içinde. gururlu. bizim asker ölürken bile gururlu anam. ölüm gurur nedir bilmiyor oysa!

kendinden anlat diyeceksin biliyorum.

ben!

ben bu dağların doruklarına
henüz bulut gerilmemişken geldim.
toprak ademin ayaklarına
halı gibi serilmemişken geldim.

cehennem ormanları kurulmamıştı
şeytan dağları durulmamıştı
daha ilk insan vurulmamıştı
ben bu toprağa ağca sabahta geldim.

beni türkiye atlasının herhangi bir kürt coğrafyasında yasa dışı bir çığlıkla on bir çocuğunun sekizincisi olarak doğursaydın sana yukarıdaki şiirle cevap verirdim anam.

şimdi, kendime ait sözcüklerim terk etti beni. belki yüreğinde mezar kazıcıların açtığı çukuru benimle değil de toprakla doldurursan anlatırım sana korkularımı, çığlıklarımı, hasretlerimi, rüzgarı ve ruhuma kadar üşüten soğuğu gözlerinin içine baka baka.
engin akbaba 2010 mayıs antalya

kahpe rüzgâr ve kırk yedi kurşun

2010/04/06


(mardin katliamı’na)
mayıstı.
usulca gelmişti dağların arasından bahar. tatlı bir söz gibi açılmıştı çiçekler toprağın bağrında. bu topraklarda binlerce yıldır her bahar insan kanından alır gelincikler rengini. kargalar sahipsiz ölülerin cesetlerini bekler karınlarını doyurmak için.

bahardı.
endişe enikonu sızıyordu sıcak yataklarında tatlı bir ölüm bekleyen düş sahiplerinin uykularına. vurulup ölmek vardı kör karanlıkta… hain tuzakta… bebek beşikte… gelin gerdekte. ah niye ellerini kınalarsın gelinim. hele bir bahar gelsin… kan sızacak nasılsa. iyiden iyiye kabarmıştı bahar. çöl kavminden armağan soğuğun yerini tatlı bir esinti almıştı akşamüstü.

erik ağaçlarında bir kıpırdanma görülür ilkin. sonradan çoğalır serçe çiğirtisi. gelincikler kızıl rengini almak için bekler toprağa sızacak kanı: TÖREDİR. bin yıldır böyle biline gelmiştir. bundan sonra böyle bilinecektir.

akşamdı.
gün devrilip giderken cümle kâinat susar bir müddet, bakarak devrilen günün geride bıraktığı kızıllığa. sonra dağda kurtlar ulur ilkin. haylaz köpekler evlerin sağrısında tembellik eder. yavuzlar kurt düşü kurar yalın kılıç bir kavgada. cinler sükûnete erip bir vakit kulak kabartır kâinatın suskunluğuna. sonra hangi damın ciniyse, çekilir gider: TÖREDİR. bin yıldır böylece duyulmuş ve bilinmiştir.

rüzgâr, aslını fars’tan alıp gelir. dağıtır kancık pusuların düşlerde kurduğu efkârı. sonra unutulur bahar olduğu. kan dökülme mevsiminin kapıda durduğu. düğün dernek kurulur.

geceydi.
ah şu rüzgâr, dağıtmasa endişe sahiplerinin düşlerinde ki kan mevsimi kokusunu, belki gece bu kadar tekin karşılanmayacaktı. elleri tetikte bekleyecekti ölümü, yasal silahlarıyla gecenin erkekleri.

kadınlar, sığınıp tanrılarından armağan aldıkları beşiklere, ağıtlar hazırlayacaklardı ölülerine.
ah şu rüzgâr… kancık bir pusunun önünde sis perdesi olmasaydı. olmasaydı! ağıt yakacak kadınlar olacaktı.

düğündü.
sevdalı mıydı ölüler bilinmez. bu topraklarda adem’den beri sevdaya değer verilmez. yasal bir ırza geçmedir evlilik çoğu zaman. kadın, itaat etmelidir, aksi ölümdür. ve bu en değişmez TÖREDİR. kırk bin yıldır görülmüş ve duyulmuştur.

çeyizinde allı morlu, kokusu topraktan, toprağı yurttan; teri, kör gecelerden kalma el işleri vardı. çeyizinde kadın olmanın korkusu, çocukluğunun hasreti, annesini emaneti, babasının selameti, köylüsünün şahadeti, imamın icazeti vardı. ama mayıstı. bahardı. rüzgârdı ve geceydi. kan koksu silinmişti şu kör olası rüzgâr sebebiyle belleklerden. bellekler sadece töreyi sağlama alır bu topraklarda. unutmak ölüm olur. TÖREDİR.

namazdı.
tanrıya sığınmıştı her birisi.
cinler kendi damlarında derin uykudayken. haylaz köpekler çekilip gitmişken kuytularına. ölüm çıktı saklandığı kuytuluktan.
kırk yedi kurşun. üçü doğmamıştı daha. ana karnında…

töreydi.
bin yıldır böyle bilinmiş ve duyulmuş ki bu topraklarda her bahar gelincikler toprağa dökülen kandan alır rengini. bundan sonra da bilinip duyula.

engin akbaba

söylesem uğursuz edepsiz olurum; söylemesem dert beni yer

2010/04/05
Söylesem uğursuz, edepsiz olurum; söylemesem dert beni yer…

her sabah, kahvaltı masasında bırakıp kızımın yakama taktığı tebessümü hayata karışıyorum.
muşlu çiftçinin eli değiyor dudağıma tütün kıvamında. arabamın camından seyrediyorum dünyanın arta kalanını. ve hep aynı manzara: talan. kıskanıyorum talanı. becerebilsem en has yalanı ben de pay alacağım çapuldan…

sesin dudağa değdiği yerde başlıyor kelam. ve ilk kelam: gün-ay-dın. daha şiire başlamadı gün. çünkü şiir, tuzun yaraya, dişin ağrıya, nefesin dudağa değdiği yerde başlıyor. ya dudak oluyor şiir ya nefes; ya da dudak payı bırakmak ölüme tenimizin en has yerinden.

ölüm tenimizi öpsün diye şiir yazmaya çalışıyoruz. şiir yazmaya çalışıyoruz ama şairlik haddimize değil, biline.

çünkü haddine değildir şairlik,
kız tebessümlerini yakasından sökenin
ve başkasının ateşine su dökenin
her can kendine yanacaktır.

daha kahvaltı masasından kalkıp da ceketimi, paltomu giyinip ayakkabılarımı parlatırken söküyorum uykudan getirdiğim suretimi. yerine maskemi takıyorum. yerine göre güleç, yerine göre şakacı, yerine göre yalan söyleyebilecek maskemi… “bu gün tanrı için ne yaptın” sözünü tersine çevirip “bu gün tanrı bana ne yaptıracak” diye düşünüyorum. bütün işime gelmeyen eylemleri tanrıya yükleyerek kurtulabilirim vicdanımın yükünden ve iş yerinde bırakabilirim sabah takınıp öğlene eskittiğim ve öğlen eskisi ile değiştirdiğim maskemi… tanrıyı tanımanın en güzel yanıdır vicdanı rahata kavuşturmak. tanrı, ateistlere kolaylık vere. nasıl başa çıkabiliyorlar dünyanın kirliliği ile…

maskeler de yıpranıyor zamanla… yeni suretler çiziyorum yüzüme. bıyığımın altında taşıdığım dudak, öpüyor kelimeleri. kelimeler kadar anlaşılıyor insan ve ancak kelimeleri yaşıyor. haddini bilmek ya da bildirmek kelimelerin işi. susmak da bir şeyler anlatmaktır çoğu zaman. çekip gitmek mesela. kederli bir türkü tutturmak ya da. -sesin çirkin olması da mühim değil. buğulu çıkar hem. hem acemi gösterir hayatın karşısında- …mesela yağmur yağmasını dilemek… - çoğu zaman yağmaz ama.- kurak bir beyin taşırız hayal dünyasından hayata.

her insan kentine benzer zamanla
ve zaman her kenti emer yoksul mahallerinden başlayarak.
varsıl kentler dayanabilir zamana/ ruhları dolaşır taşların arasında

sevgilimizi öperken başka birisi olarak öperiz, kızımızı öperken başka birisi… babamızın elini öperken hayırlı evlat, aldatırken sevgilimizi çapkın… dava dilekçesinde ki her sözcük bizi anlatır. ihtiraslı, masum, bilgili, korkak… çoğu zaman saldırarak gizleriz korkaklığımızı… intihara meyilli olur maskesi bol olanlar ve intihar en büyük salgındır…
sinemalarda buluşuruz karanlık yanlarımızla… evelden pastaneler vardı, sevdamızı, çapkınlığımızı yalanımızı tolere eden. şimdi büyük alış- veriş merkezlerinin kalabalık yüzünde kendi suretimize benzeyen suretlerin arasında, uğultular içinde kolayca saklanabiliyoruz. herkes birbirinden gizliyor kendi kalabalıklığını ve yalnızlığını…
kimse yüzümüze söyleyemez kusurumuzu. söyleyeni ayıplarız. dilimize dolanır tüm sözcükler: söylesek uğursuz edepsiz oluruz, söylemesek dert bizi yer.

çoğu yalanımız çoğu zaman masumdur. maskelerin arkasına gizlediğimiz yüzümüz tahriş olur her yalanda. haksızlığa her susuş, bizi biraz daha uzaklaştırır insan olmanın özünden. bunu biliriz. bunun azabını duyarız ama yine de susarız çoğu zaman. ucu bize dokunmasın diye. biliriz ki bize dokunan her uç epeyi sivriltilmiştir. tenimize batar.

oysa şiir, tuzun yarayla buluşmasıdır.
ya tuzdur şair ya yara
ya da hüzündür her akşam ufku besleyen
kendi kanının kızıllığıyla

içinde olmayanı içinde olanmış gibi söyleyip içindekileri susturmaktır ikiyüzlülük.
en adisi ise ikiyüzlülüğün, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmak ve ya başkasına yaptığının iki mislini kendine beklemektir. birincisi, nefsine ağır geleni başka nefislerde sınamaktır. zalimcedir. ikincisi yaptığın iyiliği tacir zihniyeti ile yapıp ruhu pazar tezgâhında satmaktır. hem de akşam pazarında. kör alıcıya, düşeşe… ve ruhunu satandan daha aşağı, daha bayağı bir varlık türü yoktur. ve ne yazık ki ruhunu başkasına bedel karşılığı teslim etmek sadece insana mahsustur. insan böbreğini, dalağını, kalbini satabilir yokluğu biraz varlığa çevirmek için kendi ömründen çalarak. bu anlaşılır. ama insan ruhunu satarsa bu onurundan çalmak olur. ama işin gerçeği, onursuz insan, tek böbrekli insandan daha rahat yaşayabilir trafik ışıklarında, adliyelerde, alış veriş merkezlerinde yüzümüze bakarak…

birden fazla kadını sevmek, diğerini aldatmak değildir. sevmediğin kadına sevgi sözcükleri ile bezeli yalanlar söylemektir aldatmak. her ikisini de aldatmaktır bu. her ikisine de en hoş kokuları süründüğümüz maskelerimizle gitmektir. her ikisini de öldürmektir. çünkü sevgidir maşuku aşıkta yaşatan. en büyük katliam aracı ise sevmediğin halde, sevdiğini söylemektir.

dişin ağrıya değdiği yerdir şairlik
şair ya diştir, iz bırakır tarihin göğsünde
ya ağrıdır, buz tutar göğü…
bir yanı yurda bakar, öte yana bir yanı


hırsızlık malı satıyoruz çoğu zaman. bizi bütün yalanlardan, riyadan koruyan evimizi terk ederken yüzümüze takındığımız sıcak tebessümleri çıkarıp portmantoya, sokağa çıkıyoruz. kapının arkasında kalıyor şen gülüşleri ile hayata yeni adım atan kızlarımız-oğullarımız. adımları o kadar küçük ve o kadar acemice ki, gelecek günlere nasıl tutunabileceğinin endişesini taşıyoruz hep içimizde. onun her “bab-ba” demesi daha da devleştiriyor bizi. ve maalesef onun gelecek endişesi içimizde ki kuzuyu kurtlaştırıyor. pençelerimizi daha da sertleştiriyoruz. daha da derin yaralar bırakıyoruz insanların ruhunda… evladımız kendi ruhunu satıp da bekasını sağlama almaya çalışmasın diye olabildiğince satıyoruz ruhumuzu. ama yine de günü gelince evladımıza da ruhunu satmayı mecbur ediyor herkesin kendi becerisi ile hayatta kalmasını zorunlu kılan sistem.

ikiyüzlülük bir sistem sorunudur, demek çok mekanikçe bir söz. duygudan uzak. bir tecavüzcünün vekilliğini yapmak gibi. insan olmanın bize bahşettiği bir şeylerin bu sistemin zorladığı yalana karşı durmamızı gerektirecek bir yetenek vermiş olması gerekir. Ama yine de ikiyüzlülük, bize kapitalizmin ve liberalizmin bir hediyesi… çünkü söz konusu sistemler, önce vicdanı yok sayarak çıkıyor pazara… ve her canı pazarda bir meta olarak sunuyor.

ya gerçeği aramaktır şiir ya yalım

gerçeği arayan kişinin, bu serüvende özünde ki kiri pası yakması kendini bir ateşe atması gerekmektedir. ancak ateşle temizlenebilir insan, insan olmanın kabuğuna yapışan bakterilerden, içine nüfuz eden zararlılardan. yanarak şekil değiştirebilir. işte şiir, kendi özünü bulmak için kendi özünden olmayanları yakmak üzere ateşe giren kişinin yanarken çıkardığı sayıklanmalardır.

insan kendi özüne, yani gerçeğe ancak korkularından sıyrılarak ulaşabilir. lakin, doğumla birlikte içimize işlemeye başlayan korku bir müddet sonra bir bütün olarak (biz) oluyor. ve bu durumda da gerçekle aramıza giren şey yine kendimiz oluyoruz. o halde evrilmeliyiz. su’dan geldiğimiz şu evrende tekrar su olabilmek için önce ateşe girmeliyiz. her zerremize kadar yanabilmek için.
yanarken attığımız çığlıkların çokluğuyla orantılıdır yanmadan evel söylediğimiz yalanlar. ancak yandıktan sonra tekrar yoğrulabilir ve pişebiliriz.
onun içindir ki “hamdım, yandım, yoğruldum, piştim” olmalıdır gerçeğe giden yolun haritası.
insan içinde ki hakikati bulduğu zaman ancak bulabilir tanrısını. ve hallac-ı mansur olur. derisi yüzülse ne gam…? tanrı, insan eli ile azap çekebilir mi?

şeyh bedrettin’dir şiir, asılır bir ağaca, serez çarşında bakırcılar dükkanının karşısısnda. ve güneş batarken sararır…
köroğlu’dur, isyana kalkışır kancık bolubeyine karşı. bir kızılbaş çığlık olur dağlarda…
che’dir, bütün bir dünyayı yurdu bilerek kendi kanını sunar sevdasına…
deniz’dir şiir, son sözünde kardeşlik ister dünya halkları için, anadolu halkları için…
ve nazımdır yazılmış şiirlerin en büyüklerinden biri, bir vapur geçer boğaza doğru, uy karadeniz’in gümüş telleri, nazım usulcacık okşar vapuru, yanar elleri…

ve ancak şiir arıtabilir şairin yüzünü kirli maskelerden, hayınlıktan, kahbelikten…


engin akbaba

... ve bir gün...

ve bir gün "ve bir gün" diye başlayan bir hikaye okumuştum. hikayede bir şehir vardı.kışları ılık ve yağmurlu. palmiyeli caddeleri araba gürültüleri ile kaplı bir şehir. vakit akşama yakındı. şehirde pis bir sisin içinden ince bir yağmur yağıyordu. güneşi çoktandır perdeleyen bir sis.. kaldırımlar ıslaktı.
genç adam "öfkelenmek kolaydır ama doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişiye öfkelenmek zordur" diye bir söz hatırlıyordu. ama kimden duyduğunu çıkaramıyordu. böyle hatırladığı bir çok anlamlı söz vardı ama anlamla eylemi birleştiremeyip yine de nedensizce yeniliyordu öfkelerine, sıkıntılarına.ruhunu bilmediği bir şeyler kemiriyordu. adamla genç kadın yarım saattir yan yana yürüyorlardı. ikisi de başka bir dünyadaydı. adam anlamlı cümleleri hatırlamaya çalışıyor, olmadık hayallere dalıyor, inceden yağan yağmur saçlarında birikip şakaklarına inerken bile dış dünyanın farkına varmayıp, öylece kadının adımlarına eşlik ediyordu. arada bir yanlarından geçen adamların karanlık yüzlerini gördüğünde içini bir tedirginlik kaplıyor bu şehirde mutlu insanların olabileceğini düşünmüyordu. oysa şehir allı pullu sabahlarda portakalları, incirleri, zeytinleri ve mavi-yeşil-gri denizi ile uyanır sanki tüm yaşayanlarını sonsuz bir mutluluğa çağırırdı. akşamları ise balıkçı takaları uzak köylerin cansız ve kimsesizliğini hatırlatan cılız ışıkları ile denizde dolaşıp dururdu. deniz ufkun arkasından sonsuzluğa uzanıyordu sanki. sonsuzluğun bağrından kopan irili ufaklı dalgalar gelip sahilde öylece dururdu. her gelen dalga bir şeyler katardı eksilttiği sahile. "insan" diyordu genç adam "kumsal gibidir. sonsuzluktan gelen her şey ona bir şeyler katarken, bir şeylerini de alıp götürüyordu. acaba gelenler mi daha mukaddes, gidenler mi?" tütün hasreti mi bulaştı zihnine,alışkanlıktan mı? cebinden çıkardığı sigara paketinden bir sigara yerleştirdi kurumuş dudaklarının arasına. yakmayı denedi birkaç sefer yakamadı; durdu. onunla beraber genç kadında durdu. montu ile ateşin rüzgarını kesip çetin bir mücadele neticesinde küçücük bir yerinden tutuşturduğu sigarayı, hızlı hızlı körükleyip yanmasını sağlayınca tekrar yürüdü. onunla beraber kadında yürüdü. düzensizce başlayan adımları bir müddet sonra düzene girdi. ne yavaş, ne hızlı öylece yürüyorlardı. sonsuzluğa yürür gibi, acele etmeden, bir ömür törpüsü gibi uzanıyordu ayakları altında ıslak kaldırımlar ve araba ışıklarının açığa çıkardığı yüzlerinden süzülen yağmur damlaları.
çamdısı kararmış, kireçli bir köy odasının duvarlarında asılı fabrika işi bir halıda çatal boynuzlarını sırtına dayamış keskin bir kayanın en cıngalında ayaklarını germiş, mavi gök yüzünü kokluyordu. genç adamın zihninde, bu geyik, canlı renkleri ile halı ve isli beyaz duvarda gölgelerin çoğalttığı hayaller vardı. yüreğine genişlik veriyordu uzakta, çocukluğunu bıraktığı evi düşlmek. kadın yine aynı sıradanlıkla:" bizim halimiz ne olacak" dedi. genç adam beklemeden:" biz kimiz?" diye sordu. genç kadın:" biz, sen ve ben, iki insan iki sırdaş iki arkadaş,iki yoldaş, iki samimi insan, iki sırıl sıklam aşık." genç adam gülümsedi: "yağmurdandır sırılsıklam olmamız belki" genç kadının yüzünü bir tereddüt yaladı. sonra heyacanla. "aşkı kabul ediyorsun ama, takıldığın nokta sadece sırıl sıklam olmakta mı?" sonra şaşırdı genç kadın da adam gibi. nasıl da böyle bir cümle kurabilmişti. bu soruyla adamı köşeye sıkıştırmanın mutluluğu yayıldı omuzlarından göğsüne doğru. adam yineledi:"hayır sen benim soruma cevap ver. biz, sen ve ben miyiz yoksa ikimizin dışında bir biz var mı?" kadın adamın hangi cevabı istediğini kestirebilmek için bir müddet bekledi ama bir yön duygusu yakalayamadığı için, "bir nefes de ben çekeyim sigaradan" dedi. uzandı aldı çekti, dumanını savurdu. duman rüzgarda sallandı, yol bulup ağır ağır sisin içine karıştı. "biz " dedi genç kadın " sen ve ben'iz, ayrıca ikimizden başka bir biz daha var". adam sesinin hüzünlü çıktığını farketmeden başladı konuşmaya, kadının söylyeceklerinin bitmemiş olmasına aldımadan . "ben senin yanında olmayınca özlüyorum seni, ama senin yanın dada sürekli kavga ediyoruz. demek ki benim özlemini duyduğum şey sen değilsin." kadın itiraz edecek olunca adam sesini hafifçe yükseltti. kadın adamın sözünü bitirmesi gerektiğini anladı. "benim özlemini duyduğum ve ikimizden bağımsız ve ikimizden ibaret dediğin 'biz'in, ikimizden ibaret olan kısmı, hayallerimiz aslında. yani biz hayallerimizle daha mutluyuz. ben sana şiirler yazıyorum ama yanımda sırılsıklam olmuş, uygun adımla yürüyen sana değil. işte o 'biz' in içindeki hayalden ibaret ve ikimizin dışındaki sana yazdığımı farkettim şiirlerimi." kadın artık itiraz edecek gücü kaybetmişti. gözünden süzülen damları asla kimse göremezdi. o yaşlar yağmur damlalarına karışıp süzülüp gidiyordu suların gittiği memlektlere.( sular da döndü yurduna/ıslak sokaklardan geriye kalan/elaya çalan/aşki gözlerin) adam ağladığını farketmesin diye, adamdan kaçırarak gözlerini " yani ne demek istiyorsun? " dedi genç kadın. adam: "yani ömürle yaşam arasındaki tek fark yaşanmamışlıklardır. asla bir yaşam bir ömre denk değildir. ömrün içinde hayaller vardır. oysa yaşam, yanılgılarıyla öz yangınlarını besleyen yenilgilerden ibaret değilmi?"
-yani ,ayrılalım mı diyorsun?
-ah siz kadınlar bütün bir romanı dahi bu derecede küçük bir cümleye indirebilirsiniz. hayır ayrılalım demiyorum. diyorum ki sen benim yaşantımda yoksun ama ömrümün bir çok alanı seninle kaplı.
-beni bir çıkmaz sokağa iteledin, ileri gidemiyorum , geriye dönemiyorum. ne demeli şimdi söylediğin bu cümlelere karşı.
sustular. adam yine uğraşarak bir sigara daha yaktı. kadın yine yeni sigaradan bir nefes aldı. yağmur yine pis bir sisin içinden üzerlerine incecik iniyordu. adam biliyordu . binaların arkasında suları kararmış bir deniz vardır. ve pis sisin içinden balıkçı takalarının uzak köylerin unutulmuşluğunu ve yol boylarının umursamazlığını hatırlatan cılız ışıkları görünmeyecektir. şu köşeyi dönsünler hele, denizin kokusu burunlarına gelecek ve içlerine 14 ayrı rengin ışığı dolacaktı. adam : "bir gün ' ve bir gün' diye başlayan bir hikaye yazmak istiyorum. bu akşama yakın vakti anlatsın." köşeyi dönüp, karşıya geçmek için ikisi birden adımlarını yola atınca, önce feci bir gürültü duydular. sert bir zemine çarptığını, kafasının ve sol kaburgasının ağrıdığını hissetti genç adam. etrafı aniden kalabalıklaştı. ne oldu ne bitti anlamadı. . denize kavuşmak için acele eden yağmur suyuna kırmızı bir renk bulaşmıştı. kan sonsuzluğun bağrına karışmak için süzülüyordu.... uzak köylerindeki yatak odasında annesinin ninnisini duyuyordu ve kendini kucakta mesut gülümserken görüyordu:" elma atttım yuvarlandı,... gitti beşiğe dayandı,..... bebek uykudan uyandı.... . nenni yavrum yavrum. nenni bebek bebek...." annesinin gözü ışıl ışıldı. esmer köy yanığı yanaklarında ay gibi haleler doğuyordu. örtüsünün altından çıkan abanoz gibi kara perçeminden sabun kokusu doluyordu, lamba isinden kararmış sıcak odalarına. halıdaki geyik hala havayı kokluyordu. gözlerini aralamaya çalıştı. binlerce yağmur damlası gökten üzerine inmeye çalışıyor ve inenlerden bir çoğu göz bebeklerine doluşuyordu. genç kadının inlemesini duydu. rahattı. her yanını kırmızı bir mutluluk kaplamıştı. kandı. ömrümün her yanında sen vardın ve yaşantımda hiç olmadın... dedi ve sustu.

genç kadın, ve bir gün 've bir gün 'diye başlayan hikayesini bitirip kalemi bıraktığında kağıdın her yanı sırıl sıklam aşktı. o yaşlara dokundum hala sıcaktı. ve genç adamın kızıl kanı on beşinci renkti denizde.
( bu hikaye yeteri kadar kuvvetli olmadı... tasvirlerde ve cümlelerde sıkıntılar olduğunun farkındayım. zihnimde duyumsadığım sahneleri aktaramamanın ızdırabını ben de yaşıyorum, ama yine de yayımlamak istedim) şubat-2005 antalya-2005

kaltak

...kaltak.....
miyase on altısında ..., mayıs göğü gibi domur domur.. bakışı kırılgan, saçları gece...
miyase tazecik daha, elleri çiğ düşmüş çimen gibi kokmaktadır, etekleri bir kahrı süpürüp getirir yıllar ötesinden...başını kaldırıp gülümseyemez kimseye. bütün tebessümlerini gecelere saklar görmesinler diye...
miyase, yalın.... hiçbir maske geçirmemiş yüzüne, kaşları hoyrat... bulut olup dökmektedir gözleri yaşı. miyase, bir nazlı gelincik ...... ömrünün baharında dolu vurmuştur, kırılmıştır boynu. bir utancı taşımanın kahrolmuşluğu yiyip bitirir bir kurt gibi miyase'nin içini. kaç sefer eli urgana gitmiş, sallandırmaya çalışmış ala şafaklarda kendini bahçedeki dut ağacından; ama becerememiştir. miyase bir kavak yaprağı gibi tiril tiril, suya inmiş akça söğüt gibi efil efil, taşa çarpan nehir gibi umut umut...

her gün biraz daha büyümektedir utancı, kahrolmuşluğu... kahrolmuşluğunu sevgiye çevirecek gibi olur gecelerin sessiz saatlerinde sonra tekrar bileyler zihninin topluma ait olan yanını ve utanç duyarak dolaştırır bedenini, aklını şu bozkırın ortasında. garbi yele dayayınca alnını usuldan kıvrılır dudağı, ağlayacak gibi olur da yapamaz. susar sadece. suskunluğundandır ki, düşünür. düşünmek... insanı çözüme ulaştıramaz ise eğer delirtir. miyase delirdi mi? hayır! delirmeye vakit bile bulamadı.

kuşaklar sardığı karnının büyüdüğünü annesi fark etmeden önce, veli'ye,beni istet babamdan, dedi.karına kuma, sana kul olmaya hazırım, bu utançla yaşayamam, ben yaşasam da yaşatmazlar beni, dedi. veli gülüp geçti. veli ki, ıssız bir günün ortasında, güneş tekmil gölgeleri kısaltmışken yani. yani köylünün tarlada olduğu vaktin birinde. miyaseyi ahırda sıkıştırıp, ırzına geçmiştir. o gün bu gündür, şerhem şerhem açan miyase, içten içe kurumuş; kimse de bunun farkına varmamıştır. söyleyememiştir kimseye miyase.

annesi öğrendiği vakit çığlık çığlık yankılanıyordu sesi kerpiç evin duvarlarında. gün kuşluğunu yitirmiş, geceye hazırlanıyordu. annesinin çığlıkları ile sallanan evde, dip odanın orta yerine kapaklanmış ağlıyordu miyase, hıçkırarak. önce abisi, sonra büyük abisi, sonra babası, ... kim duyduysa doluşup odaya tekmeler savurdular, yumruklar indirdiler, küfürlere boğdular. abisi hamit hırsını alamamış olmalı ki saçlarından tutup büyük eve getirdi miyaseyi sürüyerek. kapıları kapattı en küçük kardeşi ali. bu saatten sonra artık umut denilen o ucu zehir, sapı demir ışıltısı çelik şey çekilip gitmişti miyase'nin gözlerinden. bağırarak sorulan sorulara susarak cevap veriyordu miyase. hiçbir şey duymuyordu. hiçbir şey düşünmüyordu. hiçbir şey yapmıyordu ağlamaktan başka. dövenler yoruldukça bir diğeri aldı sırayı.. annesi bir sopa bulmuş onunla vuruyordu ve beddualar ediyordu, kaltak kızına. peşi sırada ağıtlar tutturuyordu. öfke miydi, acı mıydı, utanmışlık mıydı neydi bilinmez annesinin duygusu. belki de hepsi iç içe geçmişti, belki de sırasıyla hakim oluyordular zavallı anne yüreğine. ama asla sevgi değildi. bunu, o an orada kim olsa anlayabilirdi. uzunca sürdü bu kargaşa. sonra hamit yine sürükleyip saçlarından odaya götürdü, artık ağlamaktan dermanı tükenmiş, öylece boş gözlerle etrafa bakan kızı. kapıyı arkasından kilitledi.

hamit birkaç kez geldi miyasenin arkasından kitlenmiş kapıyı açarak,söyle kaltak, kimden peydahladın bu piçi? hiçbir seferinde cevap alamadı. konuşmuyordu miyase, öylece bakıyordu karanlığın içinde. gülmüyordu. kızmıyordu. düşünmüyordu. belli belirsiz nefes alıyordu. her geldiğinde birkaç tekme , birkaç yumruk vurup geri gidiyordu hamit.

aile meclisi tartışmadı bile. bu gece sabaha varmadan ali ablasını vuracaktı. onüç yaşındaydı ali. miyase on altısında daha. babası varıp öptü aliyi. gece geç saatti. dışarıda yıldızların altında garbi bir yel yalamaktaydı bozkırın sessiz bağrını. ay kocaman olmuştu. kavak yaprakları tiril tirildi. bir puhu kuşu endişesiz ötüyordu. önce bir silah sesi ile titredi bozkırın şişkin bağrı. titredi akça söğütlerin yaprağı, ayın önüne bir bulut geldi. sonra her şey iki dakika öncesine döndü.

veli, günün sabahını endişe ile bekledi. tan atarken yüreği delinecek gibiydi korkudan. gelen giden olmayınca derin bir nefes alıp kalktı yataktan ve sabah namazına durdu.



25/01/2006

bana bir yudum su ver

bana bir yudum su ver

polatlı kışlasında ağustos geceleri, telefona yapışıp dişimin arasından, ergen bir düşle konuşuyorum. uzak tren çığlıkları işliyor ciğerime, cesur. adına “gülce” demişim. yorgun bir nisan kuşluğuna benziyor. dokunsam ıslanacak gözleri. elim o kadar uzak, sesi o kadar yankılı. bir ırmağın denize dökülüşü gibi geriye bakarak karışıyor ruhuma nefesi. polatlı kışlasında ağustos böcekleri, oturup ağlıyoruz… tellerin arkasında ömrümün arta kalanı bozup düşlerini ankara katarının bozguncu çığlığıyla sevdayı yükleniyor. yüreklendiriyor beni gülce’nin titreyen sesi. mavi suaterli çocukluğumu da bilse “annem” diyeceğim. aksıyor solu. korkak bir türkçesi var. diliyle dişi arasında bütün gözyaşları. ağlasa dudağım ıslanacak, belli… ah bir uzanıp öpüverse kan dolacak dilim dudağım. güneşi kundaklayacak birazdan kalk düdüğü. oysa benim boğazımdan bir lokma bile uyku geçmedi daha. kendi oyununa düşmüş bir hile bazın elleri gibi terliyor alnım. kaderimin ilk hecesinden ayn’ı silip elif çeken ben, azı dişi kamaşan bir köpek gibi “keder” soluyorum. içimde bağ bozumu; yüreğimde sirkeci güğümleri… tenhalarımda ankara kalabalığı… ayaklarım sakarya’ya dirense, ellerim bira soluklanıyor izin günleri. bir şiirin her dizesine gömülüp içiyorum. her şiirin bir dizesinde kalıyor gözlerimin elası. sigarasını yakmamı bekliyor akşam kuşları. kuşkularından arındırmışlar şehvetli bakışlarını. devlet malı olduğum göğüslerine bakışımdan belli. oysa cüzdanımda seyyar bir sevdaya tutulacak kadar cesaretim yok. garnizon dışında kabaran düşlerimi polatlıya taşıyacağım akşam otobüsüyle birinci bölük için çarşamba ve cuma olmasa hamam günleri.

gömülüp koşuğun grisine bişar’dan kürtçe ağıtlar dinliyorum. kavimler göçünden beri yabanıl bir yolcuyum. azığımda tek öğünlük tayınım.

polatlı kışlasında bozkır trenleri… getirip gurbetin en acısını hasretimizin orta yerine bırakıyor. el sallasam… gülce baksa tren penceresinden boş kovanlar gibi toplanıp sayılan yirmiüçüncü yaşımın ağustos günlerine belki daha da sever beni… 293. dönem birinci bölük birinci takım dört bin iki yüz beş. kırk bir numara bot. kırık bir aynanın simyası bozuk yanına düşmüş çocukluğumun yanık düşü… belleğimde, uzak bir ülkede uzak bir kent adı olarak kalmış baba adı, vakti gelmeden ayrıldığım sevdalar, erken girdiğim kavgalar, ben yorulduğumda daha yeni kızışan arkadaş yumrukları… bişar yine kürtçe bir ağıt tutturmuş içinden. gözlerinin renginden biliyorum. “sesli söyle bişar, biz de duyalım.” “nöbetci subay gelir birazdan” der gibi bakıyor, utanarak türkçesinden. kırık dökük bir türkçesi var, “h” leri hırıltılı, “k” leri kavruk.

bir ankara dönüşü, akşam içtimasından hemen sonra, adımı ünlüyor koğuş nöbetçisi.. ve kabaran sesiyle yarıp koğuşun kalabalıklığını, “telefoooon” diye haykırıyor. dip köşe dolaşan sesi gelip düşüyor önüme bir kuş ölüsü gibi. önüme düşen kuş ölüsünü cebime koyup varıyorum telefona. rüzgârını yitirmiş dalgalar gibi hışırdıyor gülce’nin sesi. “unut beni!!! bir daha arama, ben de seni aramayacağım.?” “ne oldu? niçin? bi(r) şey mi oldu? seni aramazsam nasıl dayanırım ömrümün arta kalanına?... gibi benzer cümleleri kurmayı hep telefonu kapattıktan sonraki gecelerde uykuya hasretken hayal etmişimdir. ama hiçbir şey diyememiştim o anda çaresiz bir “peki” den başka. ihtiyar bir çınarın köklenip de devrilişi gibi devrildi sesim. o ana uygun olan, gülce’yi fikrinden vazgeçirebilecek cümleyi bu gün bile düşünürüm de hala bulamam. bazen bulduğumu sandığım cümleyi birkaç kez tekrar edince yeteri derecede kuvveti olmadığından bahisle bir not defterinde unutur giderim. “peki” “k”si kabarık “i” si boğulmuş çaresiz bir ünlem.

aklımdan silemiyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. sonra bir de yağmurda ıslanmış bir tarla sıçanı gibi sevimli gülüşü takılıp kalıyor gözümün önünde. gülce sözünün eri. öylece uzaklarda bir yerde. “dayanamadım. aradım” desem. ayıp! “arama!” dedi. bir de “unut beni” mi demişti yoksa ben mi öyle anlamıştım. ‘yoksa unuttum seni’ miydi?

geceler polatlı trenleri gibi uzuyor. trenler bozkır rüzgârı gibi ıslık çalıyor akarken rayların kızgınlığında. sayımı yapıp gidince nöbetçi subay kalkıp yanaşıyorum sıra olmayan telefona. “geç oldu. yat uyu.” içine tükürdüğüm içimden bir ses. dibi bulunmaz gecede uzakları düşünerek uyumanın imkânsızlığı işliyor ciğerime. “sabah ola hayrola!” ertesi günün akşam kızıllığında eğitimin yorgunluğunu sırtıma vurup akşam dersine gitmeden evel, çay ocağından bin bir badire ile kaptığım çayın boz bulanıklığına sığınıp bin bela gelen sırada yapışıyorum telefona. çeviriyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. aradığım kişiye ulaşılamıyor. kapsamı alanı dışında. bütün alanlarda uygun adımda yürüyorum ama benim adımlarıma uymuyor telefondaki kadının sesi.

akdeniz marşı söylenecek… sol…sol…sol… sol sağ sol…. başla… “deniz deniz akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz”…bir daha kapsama alanına girmiyor gülce. irlanda masası, italyan çukuru ve kavimler göçünden beri boynumun yaftasına yazılmış yalnızlığım, yanlışlığım, bişar’ın gözlerinden okuduğum kürtçe ağıtlar ve koğuşun griliğine bulaşan insan nefesleri koyun koyuna yaşıyoruz bozkırın tere batmış sıcağında, yanıyoruz… “rüzgarlardan atım var/ şimşekten kanadım var/ göğsümde ay yıldızlı/ gazilik beratım var../” dua tepenin, türbe tepenin, mangal dağın, sakarya boyları ve 22 gün 22 kanlı gecenin çölde aksayan naraları çalınıyor kulağıma. “yaslı gittim şen geldim/ aç koynunu ben geldim.../ bana bir yudum su ver/ çok uzak yoldan geldim…/ eş(ş)ek kulaklı midas’ın toprağında marş söylüyoruz. belki de ömründe hiç görmediği bir denizin marşını. çöl coğrafyasına inat gür çıkıyor sesimiz. “deniz deniz akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz… birinci bööölük, birinci bööölük, aslanlar, aslanlar hey…”

aramıyor bir daha gülce… sabahta, akşamda ve kuşlukta çoğalıyor kuşkularım… polatlı çöl olmasına çöl ama daha da ölü geliyor bana. kışlanın içinden tren akıyor. trende hasret, tende can, damarda kan akıyor… gülce… sen güle benzemesen ben sana gülce demezdim amma. dalında gül soluyor… içimde şarkılar, kelimeler…

sonra… sonrası malum kuradan “yolun bittiği yer” çıkıyor. “kiğı”, ömrümün hayal törpüsü. …azrail gelmişte can talep eder/ benim can vermeye dermanım mı var…

ocak 2008 antalya

çığlık ( öykü üçlemesi)

*kendini martılarla bir tutma...senin kanatların yok...
gözlerindeki yaşı çoğaltarak konuşmaya çalışıyordu genç kadın.yüreğini yangın yerine çevirdiği belliydi bir ızdırabın. yüreğindeki yangının dumanı göğüne ağmış bütün mavisini katrana boyamıştı. güneş kararan gölgeleri uzata dursun, maviden mora çalınan bir hüzün gezinmekteydi antalya körfezi'nin dipsizliğinde. kanza parkı'nda, falezlerin üstünde sonsuzluğa açılan kapının eşiğinde durup martıların çığlıklarına karıştırıyordular yüreklerindeki o ışık sızdırmaz karanlığı. adam bir sigara yaktı, kadına uzattı. bir sigara da kendisi için yaktı. kadının gözlerinden akan yaşlar makyajı ile birlikte, o akdeniz'in dipsizliğinde gezinen, çığlığın sese durduğu, keskin kılıçlar gibi titrek hüznü bulaştırıyordu göz çukurlarına ve yanaklarına.

"yüreğimde" diyordu. birleştirdiği parmakları ile sol memesinin üstüne vurarak "işte burada!" tekrar iniyordu kaynaşan bulutlar gibi hazır bekleyen gözlerinden yaşlar, avurtlarında kristalize bir tarih birikiyordu sanki. " beni" susup kelimeleri özenle seçmeye çalışırmış gibi düşünüyor,ses acılaşıp boğazına düğümleniyor, sözcük kılıfını giyerken acemi bir aşığın ilk öpüşmesi gibi titriyordu. "o, beni hiç anlamadı." sanki bir hırsız gelmiş ve almıştı şimdiye kadar biriktirdiği her şeyini. sadece biriktirdikleri değil biriktirmeye çalıştıklarını da kaybettiğini hissettikçe içindeki fırtınaya bir yenisi ekleniyordu çığ gibi büyüyerek. falezlerden atlayıp akdeniz'e karışmak istiyordu...sessizce...ummana düşen bir yağmur damlası gibi kabullenmek bütünle birleşmeyi bu çaresiz anda.
*/..... kendini martılarla bir tutma....senin kanatların yok ..../

eski bir dostunu avutmak düşmüştü bu kederli adama... ama elinden sadece onu dinlemek gelebilirdi... başka hiçbir ilacı yoktu yürek yangınına, bir damlacık su serpecek bir el, bir nefes olsa.... ah bir olsa... araf'ta olmak, cenneti cehennemi bilip de kederli yüzlerle ahu zarlara ve mutluluklara bakmak... o çıldırtıcı dengede kalmıştı genç adam... bilmek lanetliyordu insanı... kendi yangının çatal dilleri ile fışkırttığı alevlerle yine kendisinin boğuşması gerektiğini bilen adam susup kadının anlatmasını bekliyordu. akdeniz'e kızıl bir akşam iniyordu. yakamozunu yitirmiş suların o bildik çığlığı yayılacaktı birazdan martı kanatlarından arınmış yıldız yıldız kamaşan gökyüzüne....


"her şey bir masal gibi başlamıştı." diye devam etti. "onun gözlerine bütün bir ömrümü gömebilir ve dipsiz maviliğinde bütün arzularımdan, günahlarımdan sıyrılarak yüzebilirdim." durulmuştu ağlaması kadının; oysa daha geride bir çok göz yaşı vardı sırasını bekleyen. boğazını yakan o acı, ses olmaya, sesler yüreğinden sökülüp gelmeye başlamıştı." elimi tuttuğu anda, kalbim bombardımana uğramış savaş kentleri gibi titrekleşiyor, sonra cesaretlenip yaşama, onunla yaşama umudunu çelikleştirip, bir imana dönüşüyordu. düşlerimin en ortasına koydum onu hep. o, benim ışığımdı ve ben onun etrafında dönen bir pervane... şimdi karanlıklarda kaldım... çığlık çığlığayım da sesimi duyan yok; çünkü ses olup söz düşüremiyorum hiçbir iklime. ben onda kendimi, geçmişten getirdiğim yaraları saran elleri bulmuştum." nefes almak için sustu. konuşacak gibi oldu ama konuşmadı. susup akdeniz'in bağrında ırayan ve yayılan mor hüzne dikti gözlerini... adamın hiç beklemediği anda ve bakışlarını sapladığı sonsuzluğun bağrından çekmeden konuşmaya başladı "ben, ona kendimi, ömrümü üç senemi, ömrümü diyorum; çünkü üç sene öncesinde benim bir yaşantım yoktu, vakfetmişken o son dört aydır başka bir kadın ile yaşıyormuş. nefret etmiyorum ondan bunun için ama içimde bir kızgınlık var ki çam ormanı yangını gibi büyümekte. aldatılmak düşüncesini hazmedemiyorum."

düşünüyordu adam kadının söyledikleri üzerine "gerçek, insanın idrak ettiği kadarmış buna bir kez daha iman ettim. dört aydır aldatılıyor gülten ama dört aydır mutlu mesut çılgınca bir heyecanla yolunu bekliyor sevdiği adamın ve onun yarattığı cennette aşk sarhoşu gibi dolaşıyordu. o cennet, sevgilisinin kendisini aldatmasını öğrenmesi ile birlikte hemen bir cehenneme dönüştü. gerçek tamamen bilinenden ve algılanandan ibaret. sevgilisi aldatmamış olsa ve gülten, onun aldattığı zannını taşısa ortada maddi bir gerçek olmamasına rağmen yine içinde cehennemi taşıyacaktı. nietsche, idrakın kabuk ve çayırından beslenmek, derken ne kadar da haklıymış meğer. evet insanın dünyası idrakının kabuk ve çayırlıkları ve o çayırlıklardan beslendiği kadardı. bunu anladığı zaman kendisi karanlıklara düşmemiş miydi? ama gülten'e anlatmanın ne faydası olabilirdi ki, içinde oluşan o dipsiz çukurları molozlarla, sözcük ve düşünce molozlarıyla doldurmaya çalışıyordu sadece ama bu onun yaralarını azdırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

denizde pul pul bir akşam yanmaya başladı. lara sahilinin ışıkları çoğaldı önce, sonra dindi martıların amansız yakarışları. sanki tanrı elini eteğini çekmiş olup biteni izliyordu günün bu saatinde akdeniz'de. şimdi sunturlu cümleler düşürmek belleğine hiç işine gelmezdi genç adamın. durup zamanın tadına varmak gerekti. palmiyeleri nazlı bir rüzgar okşuyordu çöl ikliminden uzakta. bir vaha değildi elbette durup da akşamın kızıllığına yaslandıkları yer. kanza parkı'nın ışıkları karıştı uzayın dipsizliğine. evren bir sanrıdan ibaretti tanrının zihninde. bunu biliyordu genç adam ve ilk kez şuanda rahatsız olmuyordu bu bilgisinden. tanrının kurguları olmak ve onun kurgularıyken tarihin şu nazlı akşamında denize açılan balıkçı takalarının pırpırlarına kabaran kulaklarının memelerine değmesi akdeniz melteminin bir düşü bile cennet etmeye yetiyordu. ıslak gözleri alaca karanlık da daha da belirsizleşmişti gülten'in. sahi, bir gidişe ağlayacak ne vardı ki. her gidiş aslında yeni bir başlangıç değil miydi gidenin ve geride kalanın hayatında? eskiye bağlı olmak, yaşam kaynağını eskiden almak, gelecekten korkuyor olmaktan başka bir şey değildi aslında bunca göz yaşına sebep. her anı, yaşanılan her an yeni bir kazanımdı tanrı'nın oyuncakları için ve herkes en fazla tanrı oyuncağından sıkılıp da onu artık hatırlamak istemediği bir rafa kaldırıncaya kadar çoğaltabilirdi anılarını. her doğan bütün hataları yeniden yaparak başlayacaktı bu kör dövüşü oyuna, aşk ise bu oyunun en acımaz durağı idi. bu duraktan geçebilme kabiliyeti kadardı insanın hayata tutunabilme gücü. bir ateşti ki o, o ateşte ya daha da çelikleşerek çıkardı insan ya da yanar kül olurdu. pişmek ile kül olmak arasında ince bir çizgiden başka bir şey yoktu. genç adam tadına varmıştı anın, içindeki yangını tatlı bir söz gibi yalıyordu denizde çoğalan ışıkları ile antalya körfezi.

**/.......vakit öyle akşam öyle akşam ki..... bağırsan duyacağım....../

metin kendi dünyasına dalmış, gülten koyulaşan gecenin bağrında bir gölge gibi kalmıştı. daha bu sabah, bakkala sigara almak için gidip de paranın üstünü almayı unutunca bakkal hüsrev, aşık mısın oğlum metin, demişti de metin içinde bulunduğu cendereyi anlatıvermişti bir çırpıda anlatmasa yüreğinin kabı parçalanacaktı. oğlum, dedi bakkal hüsrev, yakın gözlüklerini çıkarıp, uzak gözlüklerini takmadan ama uzağa bakarak. kararan bulutların rahminde sürgün bir bebe uyur, vurmak için aşka düşmeye meyilli kadınların camına gülücüklerini. oysa o kızlar gökten gelecek sürgün bebenin değil kendi karanlıklarında sakladıkları yusufların derdindedirler. her kadının arzusu, ışık sızdırmaz karanlıklarından çıkacak, özünden kopacak yusuf'u bulmaktır.ve bir kadın bütün uğraşını yusuf'u için verir, onu özler, arar onu, onun için ağlar ve yüreğinin her aktığının yusuf'u olması için taptıklarına yalvarır.. bulduğunun yusuf olmadığını anlayınca bir daha o erkeği sevebilme şansı, o erkeğe aşık olabilme şansı yoktur. aslında kadının aradığı başkası değildir. başkasında kendisini arar kadın, kendinin kılıf biçemediği o karanlık kuyuları arar. o karanlık kuyularda kabaran yalnızlıklarını ona yansıtacak olanı bekler. bilmez ama yusufların onun karanlığından türediğini, isterse herhangi birine yusuf donu biçeceğini bilmez. sana yusufluğu çok gördü ise, sen de kendi karanlıklarından gelen sürgün düşlerini bulamadı ise, artık o kadının sana aşık olma şansı kalmamıştır. sen, onun yusuf'u değilsin metin.seni bir erkek gibi sevme ihtimali yok artık o kadının.

şimdi gülten kaybettiği yusuf için mi ağlıyordu? bunu düşününce birden irkildi metin. asla!yusuf, kadının kendisini başkasında görme arzusudur. ve bu karşıdaki erkekten değil, kadının kendi karanlıklarından beslenen bir tutkudur. yusuf, o koyu karanlıklarda gezinen ve asla siması bilinmeyen, kadının kendine en yakın bulduğu, bulacağı ve bir çok yanını gölgede bırakan kişidir. birini yusuf diye bağrına basar, o ,içindeki karanlığın arzularını bilme isteğinin neticesinden başka bir şey değildir oysa.

gülten, ağlamaktan ve konuşmaktan yorulmuş, akmış makyajı ile gecenin insafına sığınmış, binbir şekil değiştiren bir acının eşiğine oturmuş zikir çeker gibi derin nefesler alıyordu. şimdi, söylenecek her söz onu derinden etkilemek için yeterli olabilirdi belki. "gülten" dedi. kız, suçlu bir çocuk gibi kaldırıp bakışlarını metin'in yüzüne dikti. ama metinin içinde o harman yerine bırakılmış gibi azgın ve başka bir kadın için yanan ateşi göremedi. "gülten, giden yusuf değildi. yusuf senin koyu karanlıklarında, o senin içindedir." diyecekti vazgeçti. tekrar "gülten" dedi. kız uzun bir "hııı" çekti sesinin buğusundan çıkıp evrenin karanlığına karışan. "seni anlıyorum." oysa doğru dürüst dinlememişti bile onu genç adam. "sağol, beni dinlemen bile yeterli idi." hafiften artan yalnızlıklarına bir de acı bir rüzgar eklenmeye başlayınca kalktılar oturdukları yerden ve kendilerinin tek kişilik yalnızlığına yollanmak için aynı duraktan farklı dolmuşlara bindiler.

üç ay kadar sonra tekrar kale kapısında tesadüfen karşılaştılar. gülten, yeni bir sevgilinin huzurlu düşlerine teslim ettiği kalbini yumruklamıyordu artık. oysa kadının yüzünde gezinen o hafif hüznü görememişti. "son yüz yılda kimse aşk acısından ölmedi." dedi yarı alaylı bir tavırla genç adam. gülten, biraz mahçup "intiharın eşiğine çok geldim ama mehmet alıp çıkardı beni bu karabasandan" "intihar, aşk acısından ölmek değildir. o, içindeki aşkı öldürmektir. hem de kalleşçe." daha sonra ayrıldılar. ikisi de kendi yoluna gitti.

gülten:
son karşılaşmalarından üç ay sonra yeni sevgilisi mehmet ile nişanlandı. evlilik hazırlığı yaparken, yatak odası takımının rengi konusunda anlaşamadılar ve anlaşmazlıkları sonucu çıkan tartışmanın büyümesi neticesinde nişanı attılar. bir yıl sonra ayhan'la evlendi ve kahverengi bir yatak odası takımını aldılar.hala yusufu'nu aramakta ve bazen kahverengi mobilyalı yatak odasında başını düşürüp yastıklara gizlice ağlamaktadır.

bakkal hüsrev:
bağ-kur'dan emekli olduktan sonra bakkalı oğluna bıraktı. oğlu ise bakkalı büyütüp market yaptı. kocaman bir "veresiyemiz yoktur." yazısı astı. tezgah altından porno film ve esrar da satmaktadır.

metin:
son görüşmelerinden yirmi üç gün sonra, bir kasım akşamının sise durduğu ve bağırsa o uzaktaki sevdiği kadının duyacağı bir vakitte kendini martılarla bir tutup falezlerden aşağı bıraktı. uçtuğunu hissettiği bir anda, ömrünün koyaklarına sığınmış kanadı kırık bir martı ile göz göze geldi.cesedi üç gün sonra konyaaltı sahiline teslim oldu. bazı uzuvları balıklar tarafından yenilmiş olmasına rağmen dudağının kenarında aslı duran tebessüm hükümsüzdü.

metinin sevdiği kadın:
hakkında malumatı yok hiç kimsenin. kimdir, nedir necidir.....

sevim:
metin öldüğünde en çok göz yaşını o döktü. oysa metin onu sadece komşu kızı sanıyordu.

umut ilke kurtuluş:
bu öykünün yazarıdır. ama kendisi öykünün neresindedir bilmez.

martsonu '06 antalya

* attila ilhan, ağustos çıkmazı, şiirinden


İKİNCİ KISIM:
senin kanatların yok düşersin yorulursun/2
gözü geze yatırdı ismail, on adım kadar ötedeki hicran'ın başı arpacık kadar küçüldü. mesafe ıradı. nefesini tuttu. tetiğin boşluğunu aldı. bütün vücudu tere batmıştı.hicran gamzelerini çıkartmış konuşuyordu fısıltı ile. sonra namluyu azaba çevirdi. azap yeni terlemiş bıyıkları ile ışkın bir oğlancıktı daha. arpacığın üstünden tam alnını gördü alinin.yüzünü dipçikten ayırdı. boşluğunu aldığı tetiği geri bırakıp kafasını kaldırdı. hicran'a son kez baktı uzun uzun. tekrar gözünü geze yatırdı, hicran'ın sol memesini hedef aldı. tetiğin boşluğunu kontrol etti.



dört yıl evvel, hicran daha on üçüne basmamıştı. ismail ise on sekizinde delikanlı. kazım ağaya azaplığa durduydu o sene yirmi beş teneke buğdayına. bir çift ayakkabı ile bir takımda elbise almaya söz verdiydi kazım ağa. askerlik var önünde. cebi de belki para görürdü. daha kıştan bahara geçmeden başladı azaplığı. ahırda, dağda, tarlada, tapanda, bağda, harmanda, orakta çalışacak eti kazım ağanın olacak düşleri kendinin. kış girerken sayıp ayıracaktı yirmi beş teneke buğdayını helalinden. o sene mahsul bol oldu. gece gündüz demedi çalıştı. malları güttü. orağı gördü, kavakları suladı, yoncayı biçti, tarlaları sürdü, harmancılık etti... yaz sonunda bir esmer oğlancık oldu çıktı ki sorma. aha görenler araptan kaçmış desin .yattı kalktı kazım ağanın evinde. sofrasında yemek yedi. helali var kazım ağanın aha bir kerede sofradan ayırıp da "sen de başka yerde ye"demedi. hep "ben seni azap değil, oğul tuttum ismail" derdi. o sene kazım ağa büyük kızı güzelce'yi gelin edip yolladı. geriye kaldı elif'le, hicran... elif nişanlı, hicran daha küçük...


kış olunca istanbul'a çalışmaya gitti ismail. sağmacılar'da, bayrampaşa'da yattı kalktı köylülerinin yanında. inşaatlara beton çekti. lağım eşti.tuttu parayı elinde; bahar gelirken getirdi babasına verdi. kazım ağa "gel ismail" dedi, "bu sene de bana azap dur. hem ben seni azap değil oğul tutuyom." "gayrı azaplık yeter dediyse de kıramadı kazım ağayı durdu yine...
hicran büyümekte... on dörtten çıkmış on beşe girecek kız. uzun kara saçları beline inmiş...tarlada tapanda yan yana... yana yana dolaşıyor ismail. içine bir ateş düşmüş ki düşman başına... amanın gardaşlar bu nasıl şey böyle...
"hicran, bana varın mı kız?" dedi de hicran "heee" deyince düşüp bayılacaktı nerdeyse.



celbi geldi, erzincan'da acemilik ver elini bingöl sonra... biter mi on sekiz ay... hele sevda çekene... biter be ismail, dert etme!!! hicran var seni bekler. hicrandan da iki satır şey geldiydi acemilikte, ustaya geçince kesildi mektubu. her posta gününde içi içine sığmaz oldu ismail'in ama adı okunmadıkça delirecek gibi olur... on sekiz ay biter mi yari olana? biter be ismail.. sen aklını yüreğini kavi tut...


bitti de... bitmez olaydı...köye geldi, durdu duramadı; kazım ağanın evine gitti. hicran'ı aradı gözleri.. kız bir görünüyor sonra aniden kayboluyor. "hoş geldin" bile demedi. yüzüne bile bakmadı ismail'in... işin aslını akşam anasından öğrendi. kazım ağa, ismail askere gidince emicek hasan'ın oğlu ali'yi azap tutmuş. "ahhh" dedi. yandı içi. "aliylen hicran..." dedi anası sustu kaldı. daha da bir şey sormadı ismail. aklındaki yüreğindeki sıkıntıları kovmak için deli gibi çalıştı o yaz. ırgatlığa gitti. dağdan odun kesti.. hızarda kavak biçti.. ama sustu. konuşmadı kimseyle.. susma ismail. sustukça çoğalır yaraların, konuşmadı inadına sustu. bu inat kime ismail. kendi de bilmez ama susar... içinde kocaman bir yangın... aahhhhhh!!!!

düşümde de gördüm telli turnayı
aklıma da koydum damat olmayı
hicran seni gelin edip almayı...
sen de gittin bir soysuza yar oldun...


"hicran kavlimiz bu muydu?" "ben ali'yi seviyom" "essah mı?" "heee essah" "beni de seviyodun hanı ?" "ne bilem, şimdi de ali'yi seviyom" "seneye gine size azap dursam beni yeniden sevecen mi?" sustu kız. yüzünü indirdiği yerden kaldırmadı. bir şeyler diyecek oldu. demedi. arkasını dönüp ağlayarak kaçtı gitti.
ismail'in diline kocaman bir "gahbe" lafı düşecekti ki düşmeden kovdu lafı; kendine kızdı sonra. duramayacaktı artık bu köyde. yaz olmasına, ırgatlığının para etmesine aldırmadan vardı gitti istanbul eline. gitti ya içindeki yangın daha da büyümekte. hicran bu kadar içindeyken ondan uzak olmak becerebileceği bir iş değildi. seviyor muydu, nefret mi ediyordu kendisi de bilmiyordu. bazen çıldırırcasına seviyor yüreği parçalanacak gibi oluyor, bazı vakitler de ise içindeki nefret gözü dönmüş bir caniye çeviriyordu onu . iki hafta durdu duramadı gerisin geri düştü yollara . bir sabah vakti girdi köye. anası da babası da sormadı niye geri geldin diye. bilirler onlar da ismail'in yangınını. günlerce gizliden hicran'ı takipledi. hep koca muharrem'in cevizin altında azap ali ile buluştuğunu anladı. konuşmalarını duydu, kudurdu... ahhh içindeki yangın bir sönse... gülüşmelerini gördü daraldı... ah yüreği bir genişlese... ne yangını söndü ne de yüreği genişledi..


bu sabah geldi pusuya yattı buraya... biliyor ki gelecekti aşıklar. vuracaktı kahpeyi yüreğinin tam ortasından. boşluğu alınmış tetikteki parmağı titremekteydi. sırılsıklam olmuş vücudu ile sanki bir orman yangınının içinde kalmıştı. bu işkence bitsin istiyordu artık. dokundu tetiğe. önce bir silah sesi yankılandı göklerde, sonra kuşlar uçuştu nereye gittiklerini bilmeden. daha sonra hicran'ın yüzündeki gülücük asılı kaldı; elleri usulcacık iki yana düştü. boş bir çuval gibi devrildi gitti nazlı nazlı süzülen bedeni. yolunu bulmuş bir kızıllık sızdı otların arasına. azap ali şakın bir halde ne olduğunu anlamadan donup kaldı. ah cehennem azabı, gözünü açtığında aşıkların hala gülüşüp konuştuğunu görünce anladı silahın emniyetinin kapalı olduğunu. duyduğu gördüğü herşey günlerdir gözünün önüne bir kabus gibi dikilen şeyden başkası değildi. düşten uyanır gibi ovuşturdu gözlerini. uzaktan iki çoban itinin sesi geliyordu. tere batmış vücudu aniden soğudu. içini bir rahatlık, bir ferahlık zaptetti. ikinci kez silahına davranmadı bile. aşıklara biraz daha baktıktan sonra usulca kaydı saklandığı koyaktan cevizli dereye inip köye vardı. içindeki hicran'ı öldürdüğünü biliyordu artık. ve silahın emniyetini kapalı unutmasını kendisi ve aşıklar için tanrının bir lütfu olarak görüyordu.





birkaç gün daha kaldıktan sonra köyde. kendine bir çanta hazırlayıp antalya'nın yolunu tuttu. akrabaları vardı otellerde çalışan. pekala kendide bir otelde çalışabilirdi.ne zamandır gelmesi için ısrar ediyorlardı. yüreği bomboştu. geleceğe dair herhangi bir umudu ya da geçmişe dair herhangi bir pişmanlığı yoktu. bir sonbahar sabahı kepez üstünden salınan otobüsün ön koltuğunda girdi güzelim antalya şehrine.
elindeki adresle hüsrev emminin bakkalını buldu. tezgahta oğlu süleyman vardı. babasının evde olduğunu söyleyip ismail'in yanına çırağını verdi. babasının evine yolladı. bakkal hüsrev, ismail'i görünce çok sevindi. ona saatlerce köyden havadisler sordu. kazım ağanın kızı hicran'la aralarında olan vakayı bildiğini ama detaylarını anlatmak isterse dinleyebileceğini söyledi. ilk birkaç gün bu meselenin üzerinde konuştuktan sonra bu olayı unutmaları gerektiğini ikisi de anladı. bir daha aynı bahsi hiç açmadılar. ismail bütün kış hüsrev emminin evinde kaldı. ondan nargile hazırlamayı ve çekmeyi öğrendi. tavlasına ortak; muhabbetine dinleyici oldu. hüsrev emmi de ismaili bir oto galericinin yanında işe verdi. gelip gidenle ilgilenip arabaları yıkamaktan başka işi yoktu. hüsrev emmi tam bir aşk adamıydı. ve aşk üstüne bir çok meseli vardı. her meseli nefes gibi içine çekiyordu ismail. küçük bir çocuk gibi oturup dizinin dibine emminin kelamını ciğerine yollandırıyordu nargilenin dumanı gibi. kış aylarında iki katlı evin salonunda,hava iyi olduğunda ise evin bahçesindeki üzüm bağının altında;nargile fokurtusuna ve dumanına karışan muhabbetlerinden ikisinin de ayrı bir tat aldığı belliydi. kış iyice bastırıp da geceler uzayınca, dışarıda yağmurun borusu ötünce hüsrev emmi de evin alt katındaki salonda kendi borusunu öttürmeye bütün kış boyu devam etti. baharın gelmesi ile birlikte sağanak yağmurların arasından portakallar ve gece sefaları çiçek açtı. bütün dünya inanılmaz güzellikte bir kokuya kesti. genç adamla ihtiyarın aynı kokuları aynı yoğunlukta ciğerlerine çekmeleri ikisinin de yüreğinde geçmişten kalan bir yangının harlandığını belli ediyordu. ama ikisi de bu yangını söndürüp küllerle boğduklarını sanıyorlardı. belki de gerçekten boğabilmişlerdi. ama ne olursa olsun ikisinin de aşk üzerine belirli bir hassasiyetleri vardı.
"aşk"diyordu hüsrev emmi "ıssız bir çöldür. bir insan ne kadar tedarikli olursa olsun, bu çöle düştü mü bir müddet sonra çöle teslim olmaya başlar. yırtıcılar avlanmak için çölde gezinirler. akrep ve yılanlar gizliden gizliye kayar. her sabah kılık değiştirir çöl. her sabah kendini yeniden doğurur. hiç bir tepe hiç bir vadi diğer sabaha yerinde kalmaz, kalamaz. aşık düştüğü çölden kurtulmak için de çabalamaz. çölün delisi olur ve gezinip durur. onun aradığı şey maşuku değildir. o çölde kendini arar. bütün savaşımı kendine mal edilenle edilmeyen arasındadır. oysa o neyin kendine mal edildiğini neyin edilmediğini bilmez. maşuk önceleri bir serap gibi gelip karşısına dikilirken daha sonra bu serap kaybolup bunun yerine ilahi sesler oynaşmaya başlar. maşuk, artık aşıkın kendi uzuvlarından beslenen bir hastalıktır. ateşli bir hastalık . ama aşık içi yandığı halde bir damla suyu bütün aklı ve bedeni ile istediği halde kavuşunca suyu reddeder. bizim bir metin vardı. mahalleden. bir şair çocuk. maşukun kör kuyularından beslenen yusuf'un kendi olmadığını anlayınca bedenini kanza pakından falezlerden bıraktı bundan iki sene kadar evvel. oysa bilemedi ki hiç bir kadının yusuf'u kendisinin olabilme ihtimali yok. çünkü her kadın yusuf'una kendi ruhundan can üfler; eğer üflemeyi becerebilirse. ve can üflediği yusuf'unu arar . oysa onlar da bilmez ki aslında yusuf kendisidir" sonra uzun uzun metin'i anlattı ismail'e hüsrev. ismail metin'i duyumsadı yüreğinin taa ortasında. hicranı vurmak için pusuya yattığında nerdeyse namluyu kendi çenesine dayayacaktı. metini anlıyordu. hem de hüsrev emminin asla anlayamayacağı biçimde.

mayıs göğünde bulutların tomurcuklandığı bir akşam üstünde, metin'in kendini martılarla bir tuttuğu yere, kanza parkına gitti. deniz kokusunu sırtına yüklemiş bir rüzgar saçlarını yaladıktan sonra kentin yüksek binalarına çarpıp can çekişerek asfalta döküldü. martılar telaş içinde inip kalkıyorlardı oynaşan dalgaların üstüne. bir masaya oturup sigarasını körükledi uzun uzun. rüzgarla birlik içtikleri ilk sigara değildi bu. ama hiçbir rüzgar bu kadar asılmamıştı dudaklarından, bu kadar ıslaklık duymamıştı ruhunun derinlerinde. metin'in nerden atladığını bir türlü tahmin edememenin huzursuzluğu yayılıyordu içinde. yandaki masada yüzünde mor bir hüzün gezinen siyah saçlarını rüzgara bırakmış bir kadın gözlerini ufkun kızıllığına saplamış kendi dünyasında biriyle konuşuyordu. dudakları kıpır kıpır. gözünden süzülen yaşlar makyajını gamzelerine taşırken usta bir hüzünbaz olduğuna mim konduruyordu. elinde çay bardakları ile gelen garsona "kardeş buradan iki yıl kadar önce metin diye birisi kendini bırakmış, tam olarak nerden atladı biliyor musun acaba?" diye sordu. garson hatırlamaya çalışırmış gibi yaptı ama "bilmiyorum " dedi. çayı bıraktı. küllüğü boşalttı ve gitti. bu esnada yan masada oturan kadın, ismail'in masasına taşımıştı bile dudaklarının kıvrımında gezinen mor hatıraları. izin istemeden oturdu. ismail'in yüreğinde bir heycan fırtınası kol geziyordu. ilk defa bir kadın kendisine yanaşıyordu. hem de yabancı bir kadın. sonra kadının yüzünde gezinen mor bulutları fark edince endişesinin yersiz olduğunu anlayıp sevecen bir biçimde gülümsedi. onun gülümsemesine kısık bir "merhaba" ile eşlik etti kadın. sonra nereden başlayacağını bilmeyen ama mühim meselelerden dem vuracak bir ergen kızın sıkıntısı oturdu kadının yüzüne. sıradağlar gibi oynaşan mor bulutlar bu anlarda daha da çok karartıyordu gülten'in gözlerini. tekrar deminkinden daha canlı ama vurgun yemiş bir sesle "merhaba" dedi. "ben gülten. garsona sorduğunuz soruyu duydum. metin, buradan atlayarak intihar eden adam, benim en iyi dostumdu." sesinde tütün yorgunluğu vardı. ismail, büyük şehirlerin dolandırıcılarının methini duymuştu ama bu kadının dolandırıcı olabileceğine ihtimal vermeyip dinlemeye devam etti. "metin'le liseden beri tanışırdık. hatta diyebilirim ki ben ona lise de aşıktım ama o aşkın dostluğu öldürebileceği tezinden hareket ederek bana aşkını hep çok gördü. içimde ona karşı bu sebepten hep bir kızgınlık ve saygı olmuştur. çok geceler onun adını sayıkladım, onun için ağladım. onu bulduğum sandığım erkeklerle arkadaşlık ettim. yanıldığımı anladığımda geldim metin'in kapısını hep burada, bu parkta bu masalarda çaldım. beni dinledi, kederime ortak, göz yaşıma bilmeden sebep oldu. bilmeden diyorum çünkü ben hep onun için ağladım oysa ayrıldığım erkeklerin peşinden ağladığımı sanırdı. beni bir dostun ötesinde sevmedi. neden acaba?.. bunu hiç bilmiyorum. belki de haklıydı birlikte olmanın dostluğumuzu yok edeceği konusunda ama iyice dost olduktan sonra niçin birlikte olmadı, bana niçin sevgili gibi davranmadı, niçin daraldığımda saçlarımı okşamadı. bunun cevabını da bulmuş gibiyim aslında. onun aşkını başka bedenlerle yaşamaya çalışmış olmam hem beni hem de ona olan aşkımı lekelemişti metin'in gözünde. bu kesin bir yargı değil. sadece kendime reddedilen olmadığımı ispatlamaya çalıştığım zamanlardaki en dayanaklı cevap. en sonunda bir kez gördüğü bir kadın yüzünü kendi düşlerinde büyüttü ve onun adına 'aşk' dedi. sonra aşktan beslenen bir şiirin son sözcüğü gibi bedenini sonsuzluğa bıraktı.
aslıda /kendini martılarla bir tutma, senin kanatların yok/ dizelerini çokça okurdu. ben bu dizeleri bana söylediğini benim göğüne açılmak üzere olduğum erkekler konusunda daha dikkatli davranmam gerektiğini anlatmaya çalıştığını sanırdım. intiharından sonra anladım ki o bütün dizeleri ve cümleleri kendi için söylüyormuş" daha bir çok şey anlattı gülten. ismail merakla dinledi.
acaba gülten bir intihar taşıyıcısı mıydı? ruhunu bulaştırdıklarını çağıran deniz , onun hüznünden mi besleniyordu.


nisan sonu 2006
devam edecek.......
*senin kanatların yok/düşersin yorulursun..attila ilhan/ağustos çıkmazı şiirinden

ÜÇÜNCÜ KISIM:
*etek sarı, sen etekten sarısın...
çılgınca akan boz bulanık dereler durulmaya başlarken mayıs girmişti dağların arasına tatlı bir söz gibi. gelincikler kırılgan bir kızın titreyen dudağı olmuş gülümsüyordu. çiğdemler serilmişti eteklerine tepelerin.. hele yağmur mayıs toprağını ıslatınca aniden baş verdi renk renk çiçekler. ateşe çalan topraklarda yeşilin ve mavinin akıl almaz devinimi başlamıştı. incecikçe uzayıp, eğrilen. kıyam getirip secdeye inen yol mu ayırıyordu dağları, yoksa dağların ayrıldığı yerde mi ifa ediyordu ibadetini buradakileri memleketlerine bağlayan bu ince çizgi? sarı, pembe, yeşil, mor, kırmızı, mavi, turkuvaz...her rengin her tonu ile gülümseyebiliyordu dağlar. kelebekler sevinç taşıyorlardı kanatlarında doğanın uyanışına dair. bir türküdür. tutturmuş gidiyordu top yekün evren. evrenle birlik mırıldanıyordu hasretleri çoğalmış adamlar umut türkülerini. göz bebeklerini dikip düşlerinin ortasına.
sonrası... dağların menevişine katıldı akarsuların beyaz köpükleri. henüz ateşin ve kanın kırmızısı bulaşmamıştı mayısın renklerine. hiç bitmeyecek sandıkları, o hava sıcaklığının eksi 40'lara gerilediği kış gecelerinin içinden çekip çıkarmıştı bahar mevsiminin gülen yüzü onları. kış gecelerin dinmeyen çığlıklarından geriye baharın tebessümü kalmıştı bin renklerin tebessümü birlikte. bir kartpostal gibi önlerinde uzanan vadinin kenarına serilmiş yolun sırtına binip gideceği günleri beklemekteydiler. mutlaka gideceklerdi. ama bu dağlarda bıraktıkları acıları ömürlerinin kalan taraflarına yayarak, ama bayrağa sarılıp; hayallerini annelerinin kalbine gömerek.

antalyalı asteğmen ayhan, izmir narlıdere asteğmen okulundan geldi 10 ay evel. tezkeresine sanki asırlar var daha, takvim hesabında sadece 25 gün olsa da, her gün bir ömür gibi uzayıp durmakta. sabahın kuşluğundan akşamın alacasına kadar ömrünün dörtte birini yiyerek yitirmekte.
geceler imansız, geceler imlasız, geceler sadece kendine kıvrılan bir ünlem. geceler uzun.... her yıldızın altında bir canın uyuduğu, her yıldıza değen bir gözün olduğunu bilmek bu dağların arasında, küçük bir askeri birlikte takım komutanlığı yapan adamı avutmaya yetmiyordu. o, şayak kalpaklı neferin yurt diye bıraktığı toprağın en ucundaki kayadan ufka bakıyordu her akşam. yurt imlası bozuk bir özlem tümcesi gibi bağlaçlarla uzanıp duruyordu önünde. bu tümcenin nesnesi ayhan, öznesi aşktı. güneş , arkasında soluksuz bir karanlık bırakarak battığında türlü sesler ile nöbeti devralan gece hayatı lâl edip, boğazda düğümlenen harflere sabır kıyafeti biçiyordu. sabrın rengi griydi. cansız bir renk.tensiz bir ruh gibi. duman rengi. onun canı olsa ayhan'ın canını yakacaktı. sabrı besleyen bir ateş vardı. dumanı besleyen gibi. burada olmayan herkes buradakiler için vefasızdır. vefasızdır buradan uzakta atılan kahkahanın sarısı. vefasızdır şarabın ve aşkın kırmızısı. vefasızdır caddelerin parlayan ışıkları. bütün kadınlar vefasızdır asker olana.

imkânsızlıkların sabır elbisesi giyip yüreklerde duraladığı bu topraklarda ölüme karşı durabilmek için direnç gösteren adamların, bütün çaresizlikleri biriken hasretin büyüklüğü ile ilintili idi. ah birde sevdiklerinin yüreğine söz olup düşebilse, onlardan gelen bir sözcüklük sesin serinliğinde azaltabilseydiler içindeki hasret ateşini.
biliyordular ki, askerlik ne kadar silah, bot, karavana ve emir ise o kadar da hasretlikti. ve hasret biriktiren yürekler yoruluyordu ne kadar sabır denilen erdemi bir zırh gibi kuşansa da. gözyaşı her zaman pusuda hazırdı.

artık kadere daha çok inanmaya başlamış, tanrıya olan inancıda enikonu artmıştı. bütün alamlar anlamını teker teker kaybetmişti. kader denilen bilinmezin kucağında lam'ın koynuna girmiş elif gibi oturuyor ve yeni bir anlamı bütünlüyordu.lamelif: aşk ve özlem: gül ve ten: ten ve ruh: sen ve ben:gülten..... 4 yıllık karısı.... 14 aydır tenine hasret.

uğurlara inanmazdı ama gülten onun için bir uğurdu artık. ve onun uğruna yaşıyordu. biliyordu ki, gülten'in sevgisini yüreğinde duydukça hiçbir şey olmayacaktı kendisine ve birliğine. kendisine emanet edilmiş yirmili yaşlardaki, hayalleri ve hatıraları pırıl pırıl olan, gözlerinden sevda akan bu adamların herhangi birisine bir şey olmasını asla hazmedemez, emanete ihanet ettiğini düşünür ve hep kendini suçlardı. bunu biliyordu. sırf bu yüzden olsa bile gülten'in sevgisine ihtiyaç duyuyor ve her geçen saniye inanılmaz bir tutku ile gülten ile yaşadığı anlara bağlanıyordu. geleceğe dair planları, yaşama karşı hassasiyeti her gün yeni bir ayrıntı kazanıp çoğalıyordu. buradan ayrılıp da gülten'in yanına dönünce her şey çok daha başka olacaktı öncesinden. mesela artık bir çocuğu olsun istiyordu. kız ve ya oğlan fark etmez, gözlerinin elasında sevda düğümlenen, halkı ile beraber yaşayıp halkı ile duyan ve onlarla türküler söyleyip onlar için ağlayan bir bedene can vermek istiyordu gülten'in rahminden dünyaya armağan. can olup gül-tene düşmek, düş olup cana durmak....cana durup ten olmak, gül koklamak...

ve yürüdüler ateş üstüne... su verenleri yoktu…


****

gülten boğulmuştu yalnızlığın ortasında. bir ses. ah bir ses işlese kulaklarından akıp yüreğine. belki avutacaktı kana ve ateşe susamış yalnızlığını. yalnızlığın çatal dilleri ateş. yalamakta yüreğini. dur ey ateş! oynayamam şimdi seninle. bir kıvılcım yeter belli yeşilden kuruya dönmüş, daldan odun olmuş ağacı yakmaya. dur ey ateş! durmadı. düşman üstüne yürüyen ordular gibi yürüdü. dağ gibi büyümüş yalnızlığının ateşi. ah su olsa. söner miydi? su içen bir daha susamayacak mıydı? katran karası yalnızlığına bir de ateşin dumanı, dumanın isi bulaşmasın, diye direndi. akla ateş düşünce direnmekte bir noktaya kadar yanmamak için. bir dost sesi. ama istediği sanki bir dost sesinden fazlası olmalıydı. bir erkek sesi. aradı ismail'i. bir saat sonra karaoğlan parkında buluştular. denizde kımıltısız bir ela vaktiydi. akşama devirecekti ikindi tüm mirasını. antalya körfezi'nin gümüşi saçlarını yalayan rüzgar, geldi duraladı iki yalnız kişinin dudaklarında. ıslık çalma vakti değildi bir erkek için. ama bir kadın dudağından şarkı düşebilirdi. düştü de. ve böyle başladı ne başladıysa.... şarkılarda dağıldı abanoz saçları gün kuşlukla buluşurken. kanayan yalnızlığına ateş usulcacık bulaştı.

gün akşama kavuşup da gecenin bağrına yeni acılar ve yeni günahlar bırakırken, bir yılanın sessizliği ve ihtirası ile içlerine kıvranan arzunun eşliğinde iki ateşli beden kaleiçine aktı. alkolü iyice yüklendikleri mayıs göğünün karartısında, akdeniz'in karanlık sularının şahitliğinde birbirlerinin bedenlerini okşadıkları yol boylarını yavaş adımlarla geçtiler.. iki sarhoş, iki yalnız, iki yaralı beden bu vakitte artık yalnızlıklarına kocaman bir yalnızlık, sarhoşluklarına hatırlamak istemeyecekleri bir sarhoşluk, yaralarına kapanmayacak bir yara ekleyeceklerinin bilinci ile günahın amansız davetine boyun eğmişlerdi. yangınlarına hiç sönmeyecek yakıp yok edecek, tekrar diriltip tekrar yakacak bir yangın çağırdılar. ne ihanetin kahrolası hüznü, ne sadakatin devredilemeyecek onuru, ne âşık yüreklerinin şarkılarda dağılan yanları, ne de sonsuza kadar yanmanın azabı bu günahı engellemeye yetemeyecekti artık. birbirlerine iyice yapışmış ve birbirine kavuşma arzusu ile kuduran iki et yığınını konyaaltı'nda bir otelden içeri taşıdıklarında vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

bu sırada, ecelle koyun koyuna girip silahının ve sevdiği kadının merhametine sığınmış genç adam son olmasını umut ettiği operasyonun 3 saatinde bir vadinin ağzında takımı ile beraber ilerlemekteydi. ses ve ışık disiplinine kesinlikle uyulması gerektiği halde içinde kol gezen sıkıntıyı bastıramayıp bir sigara yaktı. avucunun içinde gizliyordu sigarasının ışığını. çektiği dumanla içindeki sıkıntıyı boğmak ister gibiydi sanki. dumanı bırakmıyor ciğerlerine hapsediyordu. bir şey vardı... bir şey.. anlamlandıramadığı bir şey.... sanki askerliğinin başından beri kendini koruyan o şey göğünden çekilmeye başlamıştı. kocaman bir boşlukta, kocaman bir çaresizlikte hissediyordu kendini. aklını kemiren şeyin ne olduğunu bilse belki sıkıntısı dağılacaktı...aklını sabit bir düşüncede toplayamıyor, bir adım sonra nasıl hareket edebileceğine dair bir fikir üretemiyordu. bu hal ne kadar sürdü bilinmez, belki bir yıl belki bir an belki bir ömür... belki de bir ömür kim bilir?



gülten'in inlemesi, atmış mumluk lamba altında meni ve rutubet kokan duvarların kirli sarılığında çınladı... ayhan sol omzunda bir sıcaklık duydu. sonra bir ıslık gelip yaladı kulaklarını. elinden sigarası düştü..... gülten akdeniz'in karanlığında inip kalkan dalgalar gibi yayıldı ismail'in üzerinde.. kabardı, yükseldi, alçaldı... alçaldıkça çoğaldı. çoğaldıkça kabardı. kabardıkça inledi. gelip kumsalı yalayan dalgaların geri çekilişinde denizin dipsizliğine sürüklediği çakıl taşları gibi, gülten'in de her kabarmasında; kıyıyı her dövüşünde bir şeyleri kendi karanlığının dipsizliğine yollandırdı bu şehvet anı. nefes olup cana düşmek değildi. çığlık olup, kabaran dalgaların karayı kendine katma arzusu idi gül-tenin den taşan. tırnaklarını geçirdiği çarşafı parçalayacaktı neredeyse......sağ elini omzuna attığında bir ıslaklık duydu ayhan..... her yanı sırılsıklamdı gülten'in, bütün geçmişini, bütün özlemlerini, bütün acılarını, bütün yalnızlığını kumsal gibi altına serilmiş iç geçirmelerle gecenin nabzını tutan köylü gencine devrediyordu sanki .... . ikinci kurşunu diz kapağına yediğinde duyanların asla unutamayacağı bir çığlık attı ayhan. ... ayhan'ın çığlığını bastırmaya yetmeyecekti ruhunu hapseden eti kabartıp alçaltan, yayıp genişleten kadının çığlığı. diz kapağına işleyen kurşunun acısına hiçbir yangının, hiçbir şehvetin sesi yetişemezdi çünkü.... kökünden baltalanmış bir ağaç gibi devrildiğinde ayhan, ay ışığında bir kızıllık mayıs göğünün karartısı ile birleşip heyula gibi dağıldı dağlarda yankılanan silah ve insan seslerinin arasına. telsizlerden anlaşılmaz çığlıklar yükseliyordu. gülten'in o sarı gülüşü takıldı askıda kalan göz bebeklerinin önüne.... hani onun dudağından kulaklarına dökülen ilk türkü vardı.


/..etek sarı sen etekten sarısan, sarısan
kurban olam beydağının karısan, karısan
sordum sula ettim kimin yarısan, yarısan
ben sormadan dolu gibi döküyü../


mayıs ayının ikinci pazarında, ki o gün anneler günüydü, kıvrılan, daralan, nefes almak için genişleyecek gibi olan ve aldığı nefesi boşaltamadan vadiler inip dağlar çıkan yoldan geçerek al bayrağa sarılı bedeni annesinin kalbine gömülmek üzere yola çıktı ayhan'ın. bir oğul cesedinin hayalini ancak annesi hissedebilir ve akıttığı göz yaşları ile o hayalleri belki biraz olsun gerçekleştirebilirdi.

gülten:
bana gülten adını bu öykünün yazıcısı koymadı. ben vardım. adım vardı. o beni yazdı. o yazsın diye yaşamadım ben. ben yaşadım sadece. hayatı her hangi bir kadın gibi yaşadım. her hangi bir kadın gibi arzularım, özlemlerim oldu. bir gül mevsiminde doğmuşum başımda abanoz karası saçlarla. her çocuk gibi ağlayarak. güldüğüm pek söylenemez. ama güldüğüm zamanlarda bile bir hüznü getirip bıraktım kıvrılan dudaklarımdan. beni hüzünlü kılan hayat değildi. hayatı hüzünlü kılan bendim. ben bir isim değildim sadece bu öyküde geçen. yaşamdım. yaşadım. o, arzuların kucağına sorgusuz teslim olduğum geceyi belki öykücü hazırladı bana. şeytanım oldu. bir de köylü çocuğunun geride kalanı bırakışından etkilendiğim iddia ediliyor ki; yalan. vallahi billahi yalan. öykücü kendi düşünü yansıttı bana. düş onundu ama ihanet eden ben oldum. günaha hazır biri için muhakkak bir şeytan bulunuyordu. ayhan'ın öldüğünü bana öykücü bildirdiğinde ağlayamadım bile. dondu gözümde yaşlar. sadece yandım. içime düştü kocaman bir ateş topu. hem ayhan'ı hem kendimi kaybetmiş olmanın bilinciyle. bilinç dediğime bakmayın. bilincim bile bilinçsizdi. bilmek ve anlamak eylemleri eylemsizliğe durmuştu. ayhan ölmese de onu kaybetmiştim. gül tenimi -ki gül ve ten; ten ve ruh manasında da anlaşılabilir- başkasına sunduktan sonra tekrar getirip onun önüne bırakmazdım. yaralıydı içim dışım. içim dışım ateş. kendimi yakan bir ateşle çoğaldı ızdırabım. o geceden sonra bir müddet daha gezdirdim vicdanımı. sonra bileklerimi keserek intihara kalkıştım. içimdeki ateş o kadar kor alev olmuş ki ölmeyi bile çok gördü de bana, her gün tekrar yakmak için yaşattı. bir müddet akıl hastanesine yatırdılar beni. ben diyorsam ben kalmamıştı aslında tende. gül çoktan kurumuştu. kirliydi her yer. duvarlar. çarşaflar. kirli bir sarı işliyordu göz bebeklerime. su söndürür ateşi diye her gece gusullendim o ihanet, o şehvet saatinde. su değdikçe bedenime ferahlamadım. yandım. ateşi söndüremezse su, yanıyordu. benim ateşimi hiç söndüremeyecekti biliyordum. her yan kirli. her taraf pis. herkes cenabet. su yetmiyor oysa...

ismail:
hicran, dedim. bana varın mı? " heee" dediğinde kuş olup uçmak istedim. kendi halinde köyünde yaşayan bir azaptım. sorası.... malumunuz, öykü yazıcısı tuttu kaderimi değiştirdi. bakın, gördünüz işte neler etti! ama beni bu öyküye taşıyan sadece gülten ile tanışıklığım mıydı? bilemedim. o aslında an olarak her erkeğin yaşamak isteyeceği ama yük olarak taşımanın zor olduğu geceyi yüklenip de sabaha erdiğim de ayrıldım antalya şehrinden. nereye gideceğimi söylemedim kimseye. ben de bilmiyordum çünkü. şimdi nerede olduğumu, bu öykü yazıcısı dahil kimseye söylemeyeceğim. çünkü beni bulup da yine bir öykünün içinde ateşe bulaştırmasını istemiyorum.

ayhan:
beni kurşun öldürmedi. yalan. yalan namluların üzerime çevrilip de ateş püskürttüğü. ben zaten gülten'in gözlerini ilk gördüğüm gün vurulmuştum yüreğimin en ortasından. o gün bu gündür bir hülyadır gülten'in hüznü. konuşulmaz ölmüş adamın arkasından. ama beni dağlarda vurmadılar yalan. dokunmaya kıyamadığım gül-teni okşayan yabancı parmaklar geçti ciğerime. sonrası ne gam. gam işte. yıldızsız bir geceydi. ay yoktu. belli ki herkes biliyordu ihaneti de bir ben bilmiyordum. tutulmuştu aklım. diz kapağımdan kurşun yediğim zaman bağırdığımı yazmış öykücü. vallahi de billahi de yalan. kurşun acısından değil bağırmışlığım. gülten inerken batan bir güneşin geceye inişi gibi bir yabancı adamın tenhalarına, dağlar ve karanlık şahit olsun ki, çığlığım karışsın diye günahkar çığlığına açtım ağzımı. bu hikayede bu kadar acı bana çok değil mi ey öykücü!!? ölü bedenimin askıda kalan yüzü, bir gül yaprağı gibi her yaz başında karşına dikilsin. her gül kokladığında kanım bulaşsın ruhuna. bana bu azap çok değil mi, ey öykücü!!

ayhan'ın annesi:
oğlumdan geriye botları kaldı. yıkamadım onları. şehitler yıkanmaz diye. bir oğul cesedinin hayallerini ancak anaları bilirmiş. anladım. anladım bana biçilen kaderi ancak bir ana kaldırabilirmiş. dağ olsam dayanamazdım. demir olsam erirdim. köpük köpük dalgalanan deniz gibi getirip vurdum kendimi kayalıklara ama deniz de olmadım. deniz olsam buharlaşıp ağardım göğün mavisine. ana oldum. toprak oldum dayandım. ağaç olsam çürürdüm. ayhanımmmmm!!! botlarına çiçek ektim. birine yasemin, birine nergis. bahçedeki bütün gülleri söktüm. yanaştırmadım. gül kokusundan arındırdım kendimi. burnumu günde beş vakit yıkayarak. şikayetçi değilim öykücüden. ayhanım postallarında büyüyor her sabah. kokuyor cennet çiçekleri gibi.


metin:
ben bu öykünün ilk bölümünde, hem de hikayeyi ve denizi ikiye bölerek intihar ettiğimde, okuyucu sorup durdu. neden?, diye. şimdi son bölümünde anlatayım size. bir sevdaya bulaşmıştı sol yanım. ama bu gülten değildi. sonra ben hepten sol yanım oludum da başka bir şey kalmadı benden. öykünün dışına kendi isteğimle çıktım. bildim bu öykücünün benim ruhuma azap üstüne azap ekleyeceğini. ben gülten'i dosttan başka hiçbir gözle görmedim. yusuf olmak istedim sadece uzaktaki sevgilinin kör kuyularında. ama o benim züleyha'm olmadı. olamazdı. herkes kendisi yaratıyordu züleyha'sını. sevdim onu. adını vermeyeceğim şimdi burada. hem de ölümümden bunca zaman geçmişken kimse benim sözüm yüzünden incinsin istemem.

umut ilke k
(engin akbaba):
benim kaderime yazıcılık düştü. ben biçmedim hiç kimseye hiçbir acı. daha çok acı çekerdi bu öyküdekiler belli. kırdım kalemimi. ateşe attım. sustum.

bitti.
2006 yılı mayıs yarısı.
antalya

*etek sarı, sen etekten sarısan.. malatya yöresi