mektup-4

2010/11/22
sevgili,

sen gittin seninle birlik gitti bütün evren. yokluğun içimde bir kül bulutu. göz gözü görmüyor yüreğimin coğrafyasında…

önce bir şey olmaz sanmıştım. dayanırım sanmıştım. bunca ömrüm gurbetlikte, hasretlikte geçti. sonra benden uzağa attığın her adım içime bir yangın saldı. yüreğim temmuz göğü. yüreğim sivas eli…

buna da dayanacağım; biliyorum. ellerim nasırlanana kadar okşayarak hatıraları… buna da dayanacağım; biliyorum. tütün ve efkar soluyarak…

ellerimde açılan gonca gülüm, süt limanım, serçe çiğirtim… sensizliği sen bilmezsin. Nasıl da kurudu içimin ırmakları. nasıl da yönünü kaybetti bütün akarsular. Nasıl da çekildi denizlerim. teninin kıvrımlarında dolaşan elim şimdi bir yokluğu heceliyor. akşam kuşları ağaç dallarında, sesleri içimde geceliyor. bir çocuk gibiyim şimdi. öksüz kalmış bir çocuk. yürüyemiyorum. ayaklarım bocalıyor.

tekrar tutunmalıyım hayatın karşısında.

çaresizliklerle dolu bir mektup yazmak sana; olacak iş değil…

susturayım içimdeki hüzünbazı… bir türkü tutturayım dünyaya karşı.

oturup hayatın kucağına
çekirdek çiftleyelim
günebakarak
bırak bahçede dağılsın rüzgâr
saçların hani?

kımıltısız bir eladır gözüne bıraktığım. onca derin. beni hayatın tenhasında bulabilirsin. çıkmam kahvenin telvesine. üçvakte kadar değiştiremem herhangi bir şeyi… sevmek dersen, severim. yalansız ve hilafsız… sövmek yakışır dudaklarıma, ıslık çalmak gibi… beni herhangi bir sesin son hecesinde, beni şarabın kırmızında, ayın aymazlığında, beni yenilmiş yanlarında bulabilirsin.

teninin yangın yeridir dokunduğum… her dokundukça küllerini tutuşturan, iniltini çoğaltan… içinin sönmüşlüğüne bir harman yeri şenliği, yorgunluğu armağan eden.
beni herhangi bir ırmağın susuşunda bulursun. kaybettiğini sandığın yerdeyim ben. dip sızında. ağladığında gözyaşındayım, avurtlarına inen. yüzündeki rimel izi. dudağının hüzünbaz kıvrımında saklı bir adım. unuttuğunda umudum sol memenin altında.

beni herhangi bir dağın koyağında bulursun. yüreğinde ordular çoğaldığında savaşa tutuşmak için. ya bir kırmızı bayraktır adım seni isyana çağırır ya beyaz bir bayraktır aklım, elini tutar.

beni bir düşün akışında bulursun. kanat kanat süzülürken gökyüzüne. kuş olurum ela’m değer gözünün bebeğine. rüzgar olup dindiririm kanayan yanlarının ağrılarını.
beni bir şakinin bakışında bulursun… kavgalı, kırgın, kızgın, mahcup, güvensiz, korkak… ne yaptığından ve ne yapacağından emin olmadan tetik gerip kaşlarını alnının ortasına, silahının namusunda, düşünde bir bahar gezi, gözü arpacık çıkaran bir eşkıyanın bakışında bulursun.

beni aradığın yerde değilim ey sevgili, beni bulduğun yerdeyim ben. beni bıraktığın yerde değilim ey sevgili beni kaybettiğin yerdeyim ben. beni kırdığın yerde değilim ey sevgili beni kurduğun yerdeyim ben.

Ben, senin alnının çizgisinde…

ben, senin kâbusunun arasında uyandığında içtiğin bir bardak suda…

ben, yalnızlığının korkusunda…

ben, sendeyim ey sevgili…. içine bakmayı unutma…

mektup-2

sevgili

ben seni sevdiğim vakit, içgöçlere gebeydi yüreğim. talan mevsimindeydim. herkes pay istiyordu çapuldan.

doğduğum vakit, bir süzüm gözyaşı damlatmış anam avucuma. ne zaman birini sevsem ağrır avucumun çeperi. ben daha bebe ilken ceplerime erik yerine gökkuşağı doldururdum. bulut yüklüydü hüznüm. olur olmadık ıslatırdım yüreğimin çayırlarını. bir deniz düşlerdim. akşam kuşluğunun kızıllığında. on sekizlik kar gibi yağardı alnımın akına martı çığlıkları. sonra…

sonra çığlık çığlığa büyüdüm sevgili. boy attım ta şurama kadar. öyle uzun değilim bilirsin. ama uçsuz sıra serviler vardır yüreğimin ormanlarında. başı göğü yalayan…
ömrümü herhangi bir otobüsün arka koltuğunda o şehirden bu şehre taşırken alıştım gurbetlere. hiçbir kadının iki göğsünün arasında dinlenemedi yenilmişliğim. yumruklarım kavga mağduru…

saçlarım okşanmadı hiç baba eli tarafından. ne zaman baş kaldırsam sızlar babasız yanlarım.

sevgili,

yalansız büyürken hilaflarda halef oldum bütün acılara. avucumda birikti akşam kuşlarının tereddüdü. tütün niyetine soludum bütün bir ömrü. şimdi, hünerli bir marangozun elleri gibidir ellerim. törpülüyorum bütün acılarımı. acılar kabuğundaymış ömrümün ve kabuğu kavlayan yara yeniden kanamaya aşinaymış, öğrendim. ve garip ki, ben acılarımla değer katıyormuşum hayata.

sevgili,

sana nefretsiz bir çocuk getirdim. gözleri ilk gün ki gibi acı kahve. falında hep yol çıkıyor üç vakte kadar. ne öğreniyorsa kendi iç göçünden armağan sürgün bulutların rahminde büyüyen bebeye. başka bir dil konuşuyor içinin bütün kervanları. ve kervan kıran sarı yıldıza emanet akarsuları. akıyorlar denizi hissederek.
ey sevgili, denizim olur musun?

babam gibi okşar mısın, hayatın karşısında kıvrılan saçlarımı? annem gibi bekler misin yaralarımın kanamasını günün ilk ışığına kadar. çoğalırken sanrılarım, dudağıma bir türkü bırakır mısın dudağından armağan?

sevgili,

bu dördüncü mektubum sana. ucunu sigaramın ateşi ile yaktığım. yüreğimin yangınını sana bulaştırmaya çalıştığım. sözlerim değiyor mu gözlerine?

ne zaman yola çıksam sağanaklara yakalandım ansızın. dudağının kıvrımında kırıldım bir kızın. seninde oldu mu hiç dip sızın. hagi göllerin hüznü gibi. hani çığlık çığlığa gebe kaldığın bir acı. hani içini yakan bir veda. hani bir ırmağın kırgın,üzgün akışı gibi…

bozkırlarda gelincikler açar sevgili. aslı esasında yakışmaz bozkıra bu kadar kırılgan bir çiçek. ilk yağmurda boynu kırılır. dağılır bir kuş ölüsü gibi yerlerde kalır. yine de açar. işte ben bir bozkır gelinciğiyim. kanım her alaşafakta toprağa karışıyor.

toprağım ol sevgili, kanımı karşıla. sana olan içgöçüme muştulayıcı ol.

işte beni bilmeye başladın sevgili.

seni lanetlemeye başladım.

(mayıs 2010- antalya)

mektup-3

sana yazmak saadet olduğu kadar azap da sevgili.

gözlerin geliyor aklıma, gülümseyişin. her gülümsediğinde dudağının kıvrımına konan kırlangıçlar… yaşama daha bir sarılasım geliyor. aklıma sen düşünce daha bir seviyorum dünyanın geri kalanını. daha da hassaslaşıyor yüreğim. güvercinler kanatlarını çırparak havalanıyor.


sevgili,

sen düşünce yüreğime beni ay çarptı. denizin kabarması gibi kabardı yüreğim. kimselere söylemedim adını. adın büyüdükçe içimde, dudaklarımı ısırdım. dudaklarımın morartısında çatladı adının bütün harfleri.

her insan bir addır sevdiğim. bir adla doğar ve büyür. kulağına okunan ad olur büyüdükçe. adı ona o adına bağışlar yaşanmış günleri. yaşanacak günleri ise bir birlerine hazırlarlar. işte sevgili, senin adın da bana fısıldandı.

adımı bilmedikçe bilemezsin beni sevgili. geçmişimi bilemezsin. çünkü adımın her okunuşunda geçmişim doğar içine. adımın her çağrılışında ruhum koşar çağıranın peşine. ad, ruha benzer sevgili. doğumla insanın içine nüfuz eder; ölümle birlikte ayrılır bedenden ve yaşamaya devam eder. öldükten sonra dirileceksek eğer adımızla dirileceğiz. günahlarımız adımıza yazılacak, sorguya adımızla çekileceğiz. her insan ancak adı ile ölümsüzleşir ve her insan ancak adı silinince dudaklardan, ölür sonsuza dek. ad, hatırlanmaktır sevgili. ad ruha biçilmiş yegane kılıftır. ben dudaklarımı morartırcasına aklımda tutuyorum adını. çatlatırcasına bütün harflerini, ısırıyorum…

bana adını bağışla sevgili, ruhunu emeyim iki göğsünün arasından.
yaşam isimle ölüm arasındadır.

mülteci bir tebessümsün yüreğimde nicedir. aşık olmayı bıraktığım gün mü başlamıştım tütüne bilmiyorum ama o zamandan beri bütün tebessümler mültecidir dudağımda. tütün ise tereddüttür. tereddüdü keskin bir bıçak gibi taşıyorum kınında. kını, tenimdir. tenim kapanmaz yaraların vatanı…

sevgilim
omzunda iki melek/ koç mu geldin ibrahime
kurbanlık
beni ağlama
yağmur olasım yok bugün umutsuzlara
oturup bir şiirin kucağına
çekirdek çiftleyelim
günebakarak
üç, tek sayıdan sayılmaz aşk matematiğinde
beni ağlama/arkamdan
ıslanmam… uslanmam

beni sen ustalaştırıyorsun yüreğimin örsüne vurarak aklının çekicini. demirime su veriyorsun göğünün bulutundan. çelikleştiriyorsun sevdaya olan imanımı.

hatırlıyorum, ben seni sevdiğimde aylardan nisandı sevgili. ince bilekli yağmurlar vuruyordu canımın tenhasına. olur olmaz ıslanıyordu gözlerimin elası. ben seni ıslık çalmayı sever gibi sevdim. keyifli vakitlerde sevincim oldu adının dudağımla buluşması.

sancıdım. ne zaman düşecek gibi olsan gözlerimden avurtlarıma. avurtlarımı yurt tuttum sana. ben seni, baba yurduna varılan bir yol bilip sevdim. düştüm yoluna.
ben seni, sancılı bir kış bilip sevdim. çıktım dağına. rüzgarına, boranına taliptim.
ben seni, herhangi bir atları olur olmaz maviye boyayan bir akarsu…. kıvrılarak yol buldum vadilerinde.

ben seni, bozcuncu çığlığıyla geceyi kalbinden vuran iniltili bir tren… bekledim durmanı istasyonumda.

ben seni, buğulu bir camın ardında durup kalbini çizen hüzzam soluklu bir kız. yazıldım kalbin içine.

ben seni, çöl coğrafyasında beyrut ezgisi. taş oldum. atıldım faşizmin bağrına.

ben seni, haritalarda unutulmuş bir köy. duman oldum bacasına.

ben seni, sevgili ben seni… biraz ben olduğun, biraz insan kaldığın için sevdim.

üç, tek sayı sayılmaz aşk matematiğinde
bir sen, bir been, bir de evren…
çekirdek çiftledikçe çoğalırız…
bir şiirin kucağında…
yakmalı bu mektubun ucunu da sevgili.

mektuplar-1

gece seslerine yürümek, tereddütlüdür çoğu zaman. ve hep yalnız yürümeyi gerektirir. insanın içinde kol gezen güvensizlik, sık sık arkasını kontrol etmesine sebep olur. arkama dönmeden yürüdüğüm bir yoldur sana değen sözcüklerimin hepsi…

gül haydi!

göğüme uçurtma salan çocukların kabaran ela’larında yürüyorum sana. alnımda bir yol yorgunluğu, dudaklarımda diş izi kalmış kelimeler…

al haydi!

seni bilmekle başlıyor seni bulmak. yüzüme dokunan her tebessüm yol olup uzuyor kalbimin maviş atlasına…

bul haydi!

dostum, öyle uzun soluyuşlar içinde geçti ki ömrüm, şimdi sen karşıma dikilmişsin ve yüzünün bütün ayrıntısı ile kapında bekliyorsun… serçeler canına çarpmasın diye açık pencerelerinle. ayaklarının altında ahşap gıcırtısı…

gel haydi!

ne zaman yola çıktımsa ansızın bir sağanak başlardı. iki mevsim geçerdi ayaklarımın altından: sonbahar ve kış… yollar uzadıkça kederimin kıvrımlarında, ben de yol olmayı öğrendim, sonra… sonra sağanaklara alıştım, ilkbahar toprağı gibi…

yağ haydi!

şimdi, yollardan vazgeçip durma vakti mi geldi acaba bir dostun tebessüm eden yanağının kıvrımlarında. avurtlarında çoğalan gözünün elasını avuçlarımda biriktirmek mi gerekir acaba?

bak haydi!

insan, kimi zaman bir ömür de tanıyamaz yanındakini… hani bilirsin isa’nın ve hacı bayram veli’nin yol arkadaşını… kimi insan ise ilk sözcükte teslim eder kendini yanındakine… sonsuz bir enginlik bağışlar yüreğinin maviliğinden…. sözcükler yol bulup varır yüreğe.

düş haydi!

dağ olsan sisine, meydan olsan sesine, orman olsan derinliğine gizlenmek isterdim bu sonu belli olmayan yolculuğumda…

ol haydi!

oysa ben şimdi coşkun bir nehir gibi akıyorum, akmak istiyorum senin denizine… karışmak, hemhal olmak, bir olmak, ummanda zerre, harmanda tane, ateşte alaz olmak… ıramak sonsuzluğun bağrında…

yak haydi!

sen son ol. sonu olmayan… ben yol olayım başı bilinmeyen… ve bütün kıvrılışlarım, şaha kalkışlarım, tereddütlerim, geriye dönüşlerim, dağ çıkışlarım, yorgunluklarım, bir dost için uzanmak olsun yeryüzü sathında…

yol haydi!

sen yol ol, ben iflah olmaz yolcu…

bil haydi!

ve ikimiz birden susayalım. susasımız gelsin…

gül haydi!

20 ilkyaz( mayıs) 2010-