kahpe rüzgâr ve kırk yedi kurşun

2010/04/06


(mardin katliamı’na)
mayıstı.
usulca gelmişti dağların arasından bahar. tatlı bir söz gibi açılmıştı çiçekler toprağın bağrında. bu topraklarda binlerce yıldır her bahar insan kanından alır gelincikler rengini. kargalar sahipsiz ölülerin cesetlerini bekler karınlarını doyurmak için.

bahardı.
endişe enikonu sızıyordu sıcak yataklarında tatlı bir ölüm bekleyen düş sahiplerinin uykularına. vurulup ölmek vardı kör karanlıkta… hain tuzakta… bebek beşikte… gelin gerdekte. ah niye ellerini kınalarsın gelinim. hele bir bahar gelsin… kan sızacak nasılsa. iyiden iyiye kabarmıştı bahar. çöl kavminden armağan soğuğun yerini tatlı bir esinti almıştı akşamüstü.

erik ağaçlarında bir kıpırdanma görülür ilkin. sonradan çoğalır serçe çiğirtisi. gelincikler kızıl rengini almak için bekler toprağa sızacak kanı: TÖREDİR. bin yıldır böyle biline gelmiştir. bundan sonra böyle bilinecektir.

akşamdı.
gün devrilip giderken cümle kâinat susar bir müddet, bakarak devrilen günün geride bıraktığı kızıllığa. sonra dağda kurtlar ulur ilkin. haylaz köpekler evlerin sağrısında tembellik eder. yavuzlar kurt düşü kurar yalın kılıç bir kavgada. cinler sükûnete erip bir vakit kulak kabartır kâinatın suskunluğuna. sonra hangi damın ciniyse, çekilir gider: TÖREDİR. bin yıldır böylece duyulmuş ve bilinmiştir.

rüzgâr, aslını fars’tan alıp gelir. dağıtır kancık pusuların düşlerde kurduğu efkârı. sonra unutulur bahar olduğu. kan dökülme mevsiminin kapıda durduğu. düğün dernek kurulur.

geceydi.
ah şu rüzgâr, dağıtmasa endişe sahiplerinin düşlerinde ki kan mevsimi kokusunu, belki gece bu kadar tekin karşılanmayacaktı. elleri tetikte bekleyecekti ölümü, yasal silahlarıyla gecenin erkekleri.

kadınlar, sığınıp tanrılarından armağan aldıkları beşiklere, ağıtlar hazırlayacaklardı ölülerine.
ah şu rüzgâr… kancık bir pusunun önünde sis perdesi olmasaydı. olmasaydı! ağıt yakacak kadınlar olacaktı.

düğündü.
sevdalı mıydı ölüler bilinmez. bu topraklarda adem’den beri sevdaya değer verilmez. yasal bir ırza geçmedir evlilik çoğu zaman. kadın, itaat etmelidir, aksi ölümdür. ve bu en değişmez TÖREDİR. kırk bin yıldır görülmüş ve duyulmuştur.

çeyizinde allı morlu, kokusu topraktan, toprağı yurttan; teri, kör gecelerden kalma el işleri vardı. çeyizinde kadın olmanın korkusu, çocukluğunun hasreti, annesini emaneti, babasının selameti, köylüsünün şahadeti, imamın icazeti vardı. ama mayıstı. bahardı. rüzgârdı ve geceydi. kan koksu silinmişti şu kör olası rüzgâr sebebiyle belleklerden. bellekler sadece töreyi sağlama alır bu topraklarda. unutmak ölüm olur. TÖREDİR.

namazdı.
tanrıya sığınmıştı her birisi.
cinler kendi damlarında derin uykudayken. haylaz köpekler çekilip gitmişken kuytularına. ölüm çıktı saklandığı kuytuluktan.
kırk yedi kurşun. üçü doğmamıştı daha. ana karnında…

töreydi.
bin yıldır böyle bilinmiş ve duyulmuş ki bu topraklarda her bahar gelincikler toprağa dökülen kandan alır rengini. bundan sonra da bilinip duyula.

engin akbaba

söylesem uğursuz edepsiz olurum; söylemesem dert beni yer

2010/04/05
Söylesem uğursuz, edepsiz olurum; söylemesem dert beni yer…

her sabah, kahvaltı masasında bırakıp kızımın yakama taktığı tebessümü hayata karışıyorum.
muşlu çiftçinin eli değiyor dudağıma tütün kıvamında. arabamın camından seyrediyorum dünyanın arta kalanını. ve hep aynı manzara: talan. kıskanıyorum talanı. becerebilsem en has yalanı ben de pay alacağım çapuldan…

sesin dudağa değdiği yerde başlıyor kelam. ve ilk kelam: gün-ay-dın. daha şiire başlamadı gün. çünkü şiir, tuzun yaraya, dişin ağrıya, nefesin dudağa değdiği yerde başlıyor. ya dudak oluyor şiir ya nefes; ya da dudak payı bırakmak ölüme tenimizin en has yerinden.

ölüm tenimizi öpsün diye şiir yazmaya çalışıyoruz. şiir yazmaya çalışıyoruz ama şairlik haddimize değil, biline.

çünkü haddine değildir şairlik,
kız tebessümlerini yakasından sökenin
ve başkasının ateşine su dökenin
her can kendine yanacaktır.

daha kahvaltı masasından kalkıp da ceketimi, paltomu giyinip ayakkabılarımı parlatırken söküyorum uykudan getirdiğim suretimi. yerine maskemi takıyorum. yerine göre güleç, yerine göre şakacı, yerine göre yalan söyleyebilecek maskemi… “bu gün tanrı için ne yaptın” sözünü tersine çevirip “bu gün tanrı bana ne yaptıracak” diye düşünüyorum. bütün işime gelmeyen eylemleri tanrıya yükleyerek kurtulabilirim vicdanımın yükünden ve iş yerinde bırakabilirim sabah takınıp öğlene eskittiğim ve öğlen eskisi ile değiştirdiğim maskemi… tanrıyı tanımanın en güzel yanıdır vicdanı rahata kavuşturmak. tanrı, ateistlere kolaylık vere. nasıl başa çıkabiliyorlar dünyanın kirliliği ile…

maskeler de yıpranıyor zamanla… yeni suretler çiziyorum yüzüme. bıyığımın altında taşıdığım dudak, öpüyor kelimeleri. kelimeler kadar anlaşılıyor insan ve ancak kelimeleri yaşıyor. haddini bilmek ya da bildirmek kelimelerin işi. susmak da bir şeyler anlatmaktır çoğu zaman. çekip gitmek mesela. kederli bir türkü tutturmak ya da. -sesin çirkin olması da mühim değil. buğulu çıkar hem. hem acemi gösterir hayatın karşısında- …mesela yağmur yağmasını dilemek… - çoğu zaman yağmaz ama.- kurak bir beyin taşırız hayal dünyasından hayata.

her insan kentine benzer zamanla
ve zaman her kenti emer yoksul mahallerinden başlayarak.
varsıl kentler dayanabilir zamana/ ruhları dolaşır taşların arasında

sevgilimizi öperken başka birisi olarak öperiz, kızımızı öperken başka birisi… babamızın elini öperken hayırlı evlat, aldatırken sevgilimizi çapkın… dava dilekçesinde ki her sözcük bizi anlatır. ihtiraslı, masum, bilgili, korkak… çoğu zaman saldırarak gizleriz korkaklığımızı… intihara meyilli olur maskesi bol olanlar ve intihar en büyük salgındır…
sinemalarda buluşuruz karanlık yanlarımızla… evelden pastaneler vardı, sevdamızı, çapkınlığımızı yalanımızı tolere eden. şimdi büyük alış- veriş merkezlerinin kalabalık yüzünde kendi suretimize benzeyen suretlerin arasında, uğultular içinde kolayca saklanabiliyoruz. herkes birbirinden gizliyor kendi kalabalıklığını ve yalnızlığını…
kimse yüzümüze söyleyemez kusurumuzu. söyleyeni ayıplarız. dilimize dolanır tüm sözcükler: söylesek uğursuz edepsiz oluruz, söylemesek dert bizi yer.

çoğu yalanımız çoğu zaman masumdur. maskelerin arkasına gizlediğimiz yüzümüz tahriş olur her yalanda. haksızlığa her susuş, bizi biraz daha uzaklaştırır insan olmanın özünden. bunu biliriz. bunun azabını duyarız ama yine de susarız çoğu zaman. ucu bize dokunmasın diye. biliriz ki bize dokunan her uç epeyi sivriltilmiştir. tenimize batar.

oysa şiir, tuzun yarayla buluşmasıdır.
ya tuzdur şair ya yara
ya da hüzündür her akşam ufku besleyen
kendi kanının kızıllığıyla

içinde olmayanı içinde olanmış gibi söyleyip içindekileri susturmaktır ikiyüzlülük.
en adisi ise ikiyüzlülüğün, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmak ve ya başkasına yaptığının iki mislini kendine beklemektir. birincisi, nefsine ağır geleni başka nefislerde sınamaktır. zalimcedir. ikincisi yaptığın iyiliği tacir zihniyeti ile yapıp ruhu pazar tezgâhında satmaktır. hem de akşam pazarında. kör alıcıya, düşeşe… ve ruhunu satandan daha aşağı, daha bayağı bir varlık türü yoktur. ve ne yazık ki ruhunu başkasına bedel karşılığı teslim etmek sadece insana mahsustur. insan böbreğini, dalağını, kalbini satabilir yokluğu biraz varlığa çevirmek için kendi ömründen çalarak. bu anlaşılır. ama insan ruhunu satarsa bu onurundan çalmak olur. ama işin gerçeği, onursuz insan, tek böbrekli insandan daha rahat yaşayabilir trafik ışıklarında, adliyelerde, alış veriş merkezlerinde yüzümüze bakarak…

birden fazla kadını sevmek, diğerini aldatmak değildir. sevmediğin kadına sevgi sözcükleri ile bezeli yalanlar söylemektir aldatmak. her ikisini de aldatmaktır bu. her ikisine de en hoş kokuları süründüğümüz maskelerimizle gitmektir. her ikisini de öldürmektir. çünkü sevgidir maşuku aşıkta yaşatan. en büyük katliam aracı ise sevmediğin halde, sevdiğini söylemektir.

dişin ağrıya değdiği yerdir şairlik
şair ya diştir, iz bırakır tarihin göğsünde
ya ağrıdır, buz tutar göğü…
bir yanı yurda bakar, öte yana bir yanı


hırsızlık malı satıyoruz çoğu zaman. bizi bütün yalanlardan, riyadan koruyan evimizi terk ederken yüzümüze takındığımız sıcak tebessümleri çıkarıp portmantoya, sokağa çıkıyoruz. kapının arkasında kalıyor şen gülüşleri ile hayata yeni adım atan kızlarımız-oğullarımız. adımları o kadar küçük ve o kadar acemice ki, gelecek günlere nasıl tutunabileceğinin endişesini taşıyoruz hep içimizde. onun her “bab-ba” demesi daha da devleştiriyor bizi. ve maalesef onun gelecek endişesi içimizde ki kuzuyu kurtlaştırıyor. pençelerimizi daha da sertleştiriyoruz. daha da derin yaralar bırakıyoruz insanların ruhunda… evladımız kendi ruhunu satıp da bekasını sağlama almaya çalışmasın diye olabildiğince satıyoruz ruhumuzu. ama yine de günü gelince evladımıza da ruhunu satmayı mecbur ediyor herkesin kendi becerisi ile hayatta kalmasını zorunlu kılan sistem.

ikiyüzlülük bir sistem sorunudur, demek çok mekanikçe bir söz. duygudan uzak. bir tecavüzcünün vekilliğini yapmak gibi. insan olmanın bize bahşettiği bir şeylerin bu sistemin zorladığı yalana karşı durmamızı gerektirecek bir yetenek vermiş olması gerekir. Ama yine de ikiyüzlülük, bize kapitalizmin ve liberalizmin bir hediyesi… çünkü söz konusu sistemler, önce vicdanı yok sayarak çıkıyor pazara… ve her canı pazarda bir meta olarak sunuyor.

ya gerçeği aramaktır şiir ya yalım

gerçeği arayan kişinin, bu serüvende özünde ki kiri pası yakması kendini bir ateşe atması gerekmektedir. ancak ateşle temizlenebilir insan, insan olmanın kabuğuna yapışan bakterilerden, içine nüfuz eden zararlılardan. yanarak şekil değiştirebilir. işte şiir, kendi özünü bulmak için kendi özünden olmayanları yakmak üzere ateşe giren kişinin yanarken çıkardığı sayıklanmalardır.

insan kendi özüne, yani gerçeğe ancak korkularından sıyrılarak ulaşabilir. lakin, doğumla birlikte içimize işlemeye başlayan korku bir müddet sonra bir bütün olarak (biz) oluyor. ve bu durumda da gerçekle aramıza giren şey yine kendimiz oluyoruz. o halde evrilmeliyiz. su’dan geldiğimiz şu evrende tekrar su olabilmek için önce ateşe girmeliyiz. her zerremize kadar yanabilmek için.
yanarken attığımız çığlıkların çokluğuyla orantılıdır yanmadan evel söylediğimiz yalanlar. ancak yandıktan sonra tekrar yoğrulabilir ve pişebiliriz.
onun içindir ki “hamdım, yandım, yoğruldum, piştim” olmalıdır gerçeğe giden yolun haritası.
insan içinde ki hakikati bulduğu zaman ancak bulabilir tanrısını. ve hallac-ı mansur olur. derisi yüzülse ne gam…? tanrı, insan eli ile azap çekebilir mi?

şeyh bedrettin’dir şiir, asılır bir ağaca, serez çarşında bakırcılar dükkanının karşısısnda. ve güneş batarken sararır…
köroğlu’dur, isyana kalkışır kancık bolubeyine karşı. bir kızılbaş çığlık olur dağlarda…
che’dir, bütün bir dünyayı yurdu bilerek kendi kanını sunar sevdasına…
deniz’dir şiir, son sözünde kardeşlik ister dünya halkları için, anadolu halkları için…
ve nazımdır yazılmış şiirlerin en büyüklerinden biri, bir vapur geçer boğaza doğru, uy karadeniz’in gümüş telleri, nazım usulcacık okşar vapuru, yanar elleri…

ve ancak şiir arıtabilir şairin yüzünü kirli maskelerden, hayınlıktan, kahbelikten…


engin akbaba

... ve bir gün...

ve bir gün "ve bir gün" diye başlayan bir hikaye okumuştum. hikayede bir şehir vardı.kışları ılık ve yağmurlu. palmiyeli caddeleri araba gürültüleri ile kaplı bir şehir. vakit akşama yakındı. şehirde pis bir sisin içinden ince bir yağmur yağıyordu. güneşi çoktandır perdeleyen bir sis.. kaldırımlar ıslaktı.
genç adam "öfkelenmek kolaydır ama doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişiye öfkelenmek zordur" diye bir söz hatırlıyordu. ama kimden duyduğunu çıkaramıyordu. böyle hatırladığı bir çok anlamlı söz vardı ama anlamla eylemi birleştiremeyip yine de nedensizce yeniliyordu öfkelerine, sıkıntılarına.ruhunu bilmediği bir şeyler kemiriyordu. adamla genç kadın yarım saattir yan yana yürüyorlardı. ikisi de başka bir dünyadaydı. adam anlamlı cümleleri hatırlamaya çalışıyor, olmadık hayallere dalıyor, inceden yağan yağmur saçlarında birikip şakaklarına inerken bile dış dünyanın farkına varmayıp, öylece kadının adımlarına eşlik ediyordu. arada bir yanlarından geçen adamların karanlık yüzlerini gördüğünde içini bir tedirginlik kaplıyor bu şehirde mutlu insanların olabileceğini düşünmüyordu. oysa şehir allı pullu sabahlarda portakalları, incirleri, zeytinleri ve mavi-yeşil-gri denizi ile uyanır sanki tüm yaşayanlarını sonsuz bir mutluluğa çağırırdı. akşamları ise balıkçı takaları uzak köylerin cansız ve kimsesizliğini hatırlatan cılız ışıkları ile denizde dolaşıp dururdu. deniz ufkun arkasından sonsuzluğa uzanıyordu sanki. sonsuzluğun bağrından kopan irili ufaklı dalgalar gelip sahilde öylece dururdu. her gelen dalga bir şeyler katardı eksilttiği sahile. "insan" diyordu genç adam "kumsal gibidir. sonsuzluktan gelen her şey ona bir şeyler katarken, bir şeylerini de alıp götürüyordu. acaba gelenler mi daha mukaddes, gidenler mi?" tütün hasreti mi bulaştı zihnine,alışkanlıktan mı? cebinden çıkardığı sigara paketinden bir sigara yerleştirdi kurumuş dudaklarının arasına. yakmayı denedi birkaç sefer yakamadı; durdu. onunla beraber genç kadında durdu. montu ile ateşin rüzgarını kesip çetin bir mücadele neticesinde küçücük bir yerinden tutuşturduğu sigarayı, hızlı hızlı körükleyip yanmasını sağlayınca tekrar yürüdü. onunla beraber kadında yürüdü. düzensizce başlayan adımları bir müddet sonra düzene girdi. ne yavaş, ne hızlı öylece yürüyorlardı. sonsuzluğa yürür gibi, acele etmeden, bir ömür törpüsü gibi uzanıyordu ayakları altında ıslak kaldırımlar ve araba ışıklarının açığa çıkardığı yüzlerinden süzülen yağmur damlaları.
çamdısı kararmış, kireçli bir köy odasının duvarlarında asılı fabrika işi bir halıda çatal boynuzlarını sırtına dayamış keskin bir kayanın en cıngalında ayaklarını germiş, mavi gök yüzünü kokluyordu. genç adamın zihninde, bu geyik, canlı renkleri ile halı ve isli beyaz duvarda gölgelerin çoğalttığı hayaller vardı. yüreğine genişlik veriyordu uzakta, çocukluğunu bıraktığı evi düşlmek. kadın yine aynı sıradanlıkla:" bizim halimiz ne olacak" dedi. genç adam beklemeden:" biz kimiz?" diye sordu. genç kadın:" biz, sen ve ben, iki insan iki sırdaş iki arkadaş,iki yoldaş, iki samimi insan, iki sırıl sıklam aşık." genç adam gülümsedi: "yağmurdandır sırılsıklam olmamız belki" genç kadının yüzünü bir tereddüt yaladı. sonra heyacanla. "aşkı kabul ediyorsun ama, takıldığın nokta sadece sırıl sıklam olmakta mı?" sonra şaşırdı genç kadın da adam gibi. nasıl da böyle bir cümle kurabilmişti. bu soruyla adamı köşeye sıkıştırmanın mutluluğu yayıldı omuzlarından göğsüne doğru. adam yineledi:"hayır sen benim soruma cevap ver. biz, sen ve ben miyiz yoksa ikimizin dışında bir biz var mı?" kadın adamın hangi cevabı istediğini kestirebilmek için bir müddet bekledi ama bir yön duygusu yakalayamadığı için, "bir nefes de ben çekeyim sigaradan" dedi. uzandı aldı çekti, dumanını savurdu. duman rüzgarda sallandı, yol bulup ağır ağır sisin içine karıştı. "biz " dedi genç kadın " sen ve ben'iz, ayrıca ikimizden başka bir biz daha var". adam sesinin hüzünlü çıktığını farketmeden başladı konuşmaya, kadının söylyeceklerinin bitmemiş olmasına aldımadan . "ben senin yanında olmayınca özlüyorum seni, ama senin yanın dada sürekli kavga ediyoruz. demek ki benim özlemini duyduğum şey sen değilsin." kadın itiraz edecek olunca adam sesini hafifçe yükseltti. kadın adamın sözünü bitirmesi gerektiğini anladı. "benim özlemini duyduğum ve ikimizden bağımsız ve ikimizden ibaret dediğin 'biz'in, ikimizden ibaret olan kısmı, hayallerimiz aslında. yani biz hayallerimizle daha mutluyuz. ben sana şiirler yazıyorum ama yanımda sırılsıklam olmuş, uygun adımla yürüyen sana değil. işte o 'biz' in içindeki hayalden ibaret ve ikimizin dışındaki sana yazdığımı farkettim şiirlerimi." kadın artık itiraz edecek gücü kaybetmişti. gözünden süzülen damları asla kimse göremezdi. o yaşlar yağmur damlalarına karışıp süzülüp gidiyordu suların gittiği memlektlere.( sular da döndü yurduna/ıslak sokaklardan geriye kalan/elaya çalan/aşki gözlerin) adam ağladığını farketmesin diye, adamdan kaçırarak gözlerini " yani ne demek istiyorsun? " dedi genç kadın. adam: "yani ömürle yaşam arasındaki tek fark yaşanmamışlıklardır. asla bir yaşam bir ömre denk değildir. ömrün içinde hayaller vardır. oysa yaşam, yanılgılarıyla öz yangınlarını besleyen yenilgilerden ibaret değilmi?"
-yani ,ayrılalım mı diyorsun?
-ah siz kadınlar bütün bir romanı dahi bu derecede küçük bir cümleye indirebilirsiniz. hayır ayrılalım demiyorum. diyorum ki sen benim yaşantımda yoksun ama ömrümün bir çok alanı seninle kaplı.
-beni bir çıkmaz sokağa iteledin, ileri gidemiyorum , geriye dönemiyorum. ne demeli şimdi söylediğin bu cümlelere karşı.
sustular. adam yine uğraşarak bir sigara daha yaktı. kadın yine yeni sigaradan bir nefes aldı. yağmur yine pis bir sisin içinden üzerlerine incecik iniyordu. adam biliyordu . binaların arkasında suları kararmış bir deniz vardır. ve pis sisin içinden balıkçı takalarının uzak köylerin unutulmuşluğunu ve yol boylarının umursamazlığını hatırlatan cılız ışıkları görünmeyecektir. şu köşeyi dönsünler hele, denizin kokusu burunlarına gelecek ve içlerine 14 ayrı rengin ışığı dolacaktı. adam : "bir gün ' ve bir gün' diye başlayan bir hikaye yazmak istiyorum. bu akşama yakın vakti anlatsın." köşeyi dönüp, karşıya geçmek için ikisi birden adımlarını yola atınca, önce feci bir gürültü duydular. sert bir zemine çarptığını, kafasının ve sol kaburgasının ağrıdığını hissetti genç adam. etrafı aniden kalabalıklaştı. ne oldu ne bitti anlamadı. . denize kavuşmak için acele eden yağmur suyuna kırmızı bir renk bulaşmıştı. kan sonsuzluğun bağrına karışmak için süzülüyordu.... uzak köylerindeki yatak odasında annesinin ninnisini duyuyordu ve kendini kucakta mesut gülümserken görüyordu:" elma atttım yuvarlandı,... gitti beşiğe dayandı,..... bebek uykudan uyandı.... . nenni yavrum yavrum. nenni bebek bebek...." annesinin gözü ışıl ışıldı. esmer köy yanığı yanaklarında ay gibi haleler doğuyordu. örtüsünün altından çıkan abanoz gibi kara perçeminden sabun kokusu doluyordu, lamba isinden kararmış sıcak odalarına. halıdaki geyik hala havayı kokluyordu. gözlerini aralamaya çalıştı. binlerce yağmur damlası gökten üzerine inmeye çalışıyor ve inenlerden bir çoğu göz bebeklerine doluşuyordu. genç kadının inlemesini duydu. rahattı. her yanını kırmızı bir mutluluk kaplamıştı. kandı. ömrümün her yanında sen vardın ve yaşantımda hiç olmadın... dedi ve sustu.

genç kadın, ve bir gün 've bir gün 'diye başlayan hikayesini bitirip kalemi bıraktığında kağıdın her yanı sırıl sıklam aşktı. o yaşlara dokundum hala sıcaktı. ve genç adamın kızıl kanı on beşinci renkti denizde.
( bu hikaye yeteri kadar kuvvetli olmadı... tasvirlerde ve cümlelerde sıkıntılar olduğunun farkındayım. zihnimde duyumsadığım sahneleri aktaramamanın ızdırabını ben de yaşıyorum, ama yine de yayımlamak istedim) şubat-2005 antalya-2005

kaltak

...kaltak.....
miyase on altısında ..., mayıs göğü gibi domur domur.. bakışı kırılgan, saçları gece...
miyase tazecik daha, elleri çiğ düşmüş çimen gibi kokmaktadır, etekleri bir kahrı süpürüp getirir yıllar ötesinden...başını kaldırıp gülümseyemez kimseye. bütün tebessümlerini gecelere saklar görmesinler diye...
miyase, yalın.... hiçbir maske geçirmemiş yüzüne, kaşları hoyrat... bulut olup dökmektedir gözleri yaşı. miyase, bir nazlı gelincik ...... ömrünün baharında dolu vurmuştur, kırılmıştır boynu. bir utancı taşımanın kahrolmuşluğu yiyip bitirir bir kurt gibi miyase'nin içini. kaç sefer eli urgana gitmiş, sallandırmaya çalışmış ala şafaklarda kendini bahçedeki dut ağacından; ama becerememiştir. miyase bir kavak yaprağı gibi tiril tiril, suya inmiş akça söğüt gibi efil efil, taşa çarpan nehir gibi umut umut...

her gün biraz daha büyümektedir utancı, kahrolmuşluğu... kahrolmuşluğunu sevgiye çevirecek gibi olur gecelerin sessiz saatlerinde sonra tekrar bileyler zihninin topluma ait olan yanını ve utanç duyarak dolaştırır bedenini, aklını şu bozkırın ortasında. garbi yele dayayınca alnını usuldan kıvrılır dudağı, ağlayacak gibi olur da yapamaz. susar sadece. suskunluğundandır ki, düşünür. düşünmek... insanı çözüme ulaştıramaz ise eğer delirtir. miyase delirdi mi? hayır! delirmeye vakit bile bulamadı.

kuşaklar sardığı karnının büyüdüğünü annesi fark etmeden önce, veli'ye,beni istet babamdan, dedi.karına kuma, sana kul olmaya hazırım, bu utançla yaşayamam, ben yaşasam da yaşatmazlar beni, dedi. veli gülüp geçti. veli ki, ıssız bir günün ortasında, güneş tekmil gölgeleri kısaltmışken yani. yani köylünün tarlada olduğu vaktin birinde. miyaseyi ahırda sıkıştırıp, ırzına geçmiştir. o gün bu gündür, şerhem şerhem açan miyase, içten içe kurumuş; kimse de bunun farkına varmamıştır. söyleyememiştir kimseye miyase.

annesi öğrendiği vakit çığlık çığlık yankılanıyordu sesi kerpiç evin duvarlarında. gün kuşluğunu yitirmiş, geceye hazırlanıyordu. annesinin çığlıkları ile sallanan evde, dip odanın orta yerine kapaklanmış ağlıyordu miyase, hıçkırarak. önce abisi, sonra büyük abisi, sonra babası, ... kim duyduysa doluşup odaya tekmeler savurdular, yumruklar indirdiler, küfürlere boğdular. abisi hamit hırsını alamamış olmalı ki saçlarından tutup büyük eve getirdi miyaseyi sürüyerek. kapıları kapattı en küçük kardeşi ali. bu saatten sonra artık umut denilen o ucu zehir, sapı demir ışıltısı çelik şey çekilip gitmişti miyase'nin gözlerinden. bağırarak sorulan sorulara susarak cevap veriyordu miyase. hiçbir şey duymuyordu. hiçbir şey düşünmüyordu. hiçbir şey yapmıyordu ağlamaktan başka. dövenler yoruldukça bir diğeri aldı sırayı.. annesi bir sopa bulmuş onunla vuruyordu ve beddualar ediyordu, kaltak kızına. peşi sırada ağıtlar tutturuyordu. öfke miydi, acı mıydı, utanmışlık mıydı neydi bilinmez annesinin duygusu. belki de hepsi iç içe geçmişti, belki de sırasıyla hakim oluyordular zavallı anne yüreğine. ama asla sevgi değildi. bunu, o an orada kim olsa anlayabilirdi. uzunca sürdü bu kargaşa. sonra hamit yine sürükleyip saçlarından odaya götürdü, artık ağlamaktan dermanı tükenmiş, öylece boş gözlerle etrafa bakan kızı. kapıyı arkasından kilitledi.

hamit birkaç kez geldi miyasenin arkasından kitlenmiş kapıyı açarak,söyle kaltak, kimden peydahladın bu piçi? hiçbir seferinde cevap alamadı. konuşmuyordu miyase, öylece bakıyordu karanlığın içinde. gülmüyordu. kızmıyordu. düşünmüyordu. belli belirsiz nefes alıyordu. her geldiğinde birkaç tekme , birkaç yumruk vurup geri gidiyordu hamit.

aile meclisi tartışmadı bile. bu gece sabaha varmadan ali ablasını vuracaktı. onüç yaşındaydı ali. miyase on altısında daha. babası varıp öptü aliyi. gece geç saatti. dışarıda yıldızların altında garbi bir yel yalamaktaydı bozkırın sessiz bağrını. ay kocaman olmuştu. kavak yaprakları tiril tirildi. bir puhu kuşu endişesiz ötüyordu. önce bir silah sesi ile titredi bozkırın şişkin bağrı. titredi akça söğütlerin yaprağı, ayın önüne bir bulut geldi. sonra her şey iki dakika öncesine döndü.

veli, günün sabahını endişe ile bekledi. tan atarken yüreği delinecek gibiydi korkudan. gelen giden olmayınca derin bir nefes alıp kalktı yataktan ve sabah namazına durdu.



25/01/2006

bana bir yudum su ver

bana bir yudum su ver

polatlı kışlasında ağustos geceleri, telefona yapışıp dişimin arasından, ergen bir düşle konuşuyorum. uzak tren çığlıkları işliyor ciğerime, cesur. adına “gülce” demişim. yorgun bir nisan kuşluğuna benziyor. dokunsam ıslanacak gözleri. elim o kadar uzak, sesi o kadar yankılı. bir ırmağın denize dökülüşü gibi geriye bakarak karışıyor ruhuma nefesi. polatlı kışlasında ağustos böcekleri, oturup ağlıyoruz… tellerin arkasında ömrümün arta kalanı bozup düşlerini ankara katarının bozguncu çığlığıyla sevdayı yükleniyor. yüreklendiriyor beni gülce’nin titreyen sesi. mavi suaterli çocukluğumu da bilse “annem” diyeceğim. aksıyor solu. korkak bir türkçesi var. diliyle dişi arasında bütün gözyaşları. ağlasa dudağım ıslanacak, belli… ah bir uzanıp öpüverse kan dolacak dilim dudağım. güneşi kundaklayacak birazdan kalk düdüğü. oysa benim boğazımdan bir lokma bile uyku geçmedi daha. kendi oyununa düşmüş bir hile bazın elleri gibi terliyor alnım. kaderimin ilk hecesinden ayn’ı silip elif çeken ben, azı dişi kamaşan bir köpek gibi “keder” soluyorum. içimde bağ bozumu; yüreğimde sirkeci güğümleri… tenhalarımda ankara kalabalığı… ayaklarım sakarya’ya dirense, ellerim bira soluklanıyor izin günleri. bir şiirin her dizesine gömülüp içiyorum. her şiirin bir dizesinde kalıyor gözlerimin elası. sigarasını yakmamı bekliyor akşam kuşları. kuşkularından arındırmışlar şehvetli bakışlarını. devlet malı olduğum göğüslerine bakışımdan belli. oysa cüzdanımda seyyar bir sevdaya tutulacak kadar cesaretim yok. garnizon dışında kabaran düşlerimi polatlıya taşıyacağım akşam otobüsüyle birinci bölük için çarşamba ve cuma olmasa hamam günleri.

gömülüp koşuğun grisine bişar’dan kürtçe ağıtlar dinliyorum. kavimler göçünden beri yabanıl bir yolcuyum. azığımda tek öğünlük tayınım.

polatlı kışlasında bozkır trenleri… getirip gurbetin en acısını hasretimizin orta yerine bırakıyor. el sallasam… gülce baksa tren penceresinden boş kovanlar gibi toplanıp sayılan yirmiüçüncü yaşımın ağustos günlerine belki daha da sever beni… 293. dönem birinci bölük birinci takım dört bin iki yüz beş. kırk bir numara bot. kırık bir aynanın simyası bozuk yanına düşmüş çocukluğumun yanık düşü… belleğimde, uzak bir ülkede uzak bir kent adı olarak kalmış baba adı, vakti gelmeden ayrıldığım sevdalar, erken girdiğim kavgalar, ben yorulduğumda daha yeni kızışan arkadaş yumrukları… bişar yine kürtçe bir ağıt tutturmuş içinden. gözlerinin renginden biliyorum. “sesli söyle bişar, biz de duyalım.” “nöbetci subay gelir birazdan” der gibi bakıyor, utanarak türkçesinden. kırık dökük bir türkçesi var, “h” leri hırıltılı, “k” leri kavruk.

bir ankara dönüşü, akşam içtimasından hemen sonra, adımı ünlüyor koğuş nöbetçisi.. ve kabaran sesiyle yarıp koğuşun kalabalıklığını, “telefoooon” diye haykırıyor. dip köşe dolaşan sesi gelip düşüyor önüme bir kuş ölüsü gibi. önüme düşen kuş ölüsünü cebime koyup varıyorum telefona. rüzgârını yitirmiş dalgalar gibi hışırdıyor gülce’nin sesi. “unut beni!!! bir daha arama, ben de seni aramayacağım.?” “ne oldu? niçin? bi(r) şey mi oldu? seni aramazsam nasıl dayanırım ömrümün arta kalanına?... gibi benzer cümleleri kurmayı hep telefonu kapattıktan sonraki gecelerde uykuya hasretken hayal etmişimdir. ama hiçbir şey diyememiştim o anda çaresiz bir “peki” den başka. ihtiyar bir çınarın köklenip de devrilişi gibi devrildi sesim. o ana uygun olan, gülce’yi fikrinden vazgeçirebilecek cümleyi bu gün bile düşünürüm de hala bulamam. bazen bulduğumu sandığım cümleyi birkaç kez tekrar edince yeteri derecede kuvveti olmadığından bahisle bir not defterinde unutur giderim. “peki” “k”si kabarık “i” si boğulmuş çaresiz bir ünlem.

aklımdan silemiyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. sonra bir de yağmurda ıslanmış bir tarla sıçanı gibi sevimli gülüşü takılıp kalıyor gözümün önünde. gülce sözünün eri. öylece uzaklarda bir yerde. “dayanamadım. aradım” desem. ayıp! “arama!” dedi. bir de “unut beni” mi demişti yoksa ben mi öyle anlamıştım. ‘yoksa unuttum seni’ miydi?

geceler polatlı trenleri gibi uzuyor. trenler bozkır rüzgârı gibi ıslık çalıyor akarken rayların kızgınlığında. sayımı yapıp gidince nöbetçi subay kalkıp yanaşıyorum sıra olmayan telefona. “geç oldu. yat uyu.” içine tükürdüğüm içimden bir ses. dibi bulunmaz gecede uzakları düşünerek uyumanın imkânsızlığı işliyor ciğerime. “sabah ola hayrola!” ertesi günün akşam kızıllığında eğitimin yorgunluğunu sırtıma vurup akşam dersine gitmeden evel, çay ocağından bin bir badire ile kaptığım çayın boz bulanıklığına sığınıp bin bela gelen sırada yapışıyorum telefona. çeviriyorum sonu atmış sıfır beş olan telefon numarasını. aradığım kişiye ulaşılamıyor. kapsamı alanı dışında. bütün alanlarda uygun adımda yürüyorum ama benim adımlarıma uymuyor telefondaki kadının sesi.

akdeniz marşı söylenecek… sol…sol…sol… sol sağ sol…. başla… “deniz deniz akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz”…bir daha kapsama alanına girmiyor gülce. irlanda masası, italyan çukuru ve kavimler göçünden beri boynumun yaftasına yazılmış yalnızlığım, yanlışlığım, bişar’ın gözlerinden okuduğum kürtçe ağıtlar ve koğuşun griliğine bulaşan insan nefesleri koyun koyuna yaşıyoruz bozkırın tere batmış sıcağında, yanıyoruz… “rüzgarlardan atım var/ şimşekten kanadım var/ göğsümde ay yıldızlı/ gazilik beratım var../” dua tepenin, türbe tepenin, mangal dağın, sakarya boyları ve 22 gün 22 kanlı gecenin çölde aksayan naraları çalınıyor kulağıma. “yaslı gittim şen geldim/ aç koynunu ben geldim.../ bana bir yudum su ver/ çok uzak yoldan geldim…/ eş(ş)ek kulaklı midas’ın toprağında marş söylüyoruz. belki de ömründe hiç görmediği bir denizin marşını. çöl coğrafyasına inat gür çıkıyor sesimiz. “deniz deniz akdeniz/ suları berrak deniz/ karşıda yar ağlıyor/ gideyim bırak deniz… birinci bööölük, birinci bööölük, aslanlar, aslanlar hey…”

aramıyor bir daha gülce… sabahta, akşamda ve kuşlukta çoğalıyor kuşkularım… polatlı çöl olmasına çöl ama daha da ölü geliyor bana. kışlanın içinden tren akıyor. trende hasret, tende can, damarda kan akıyor… gülce… sen güle benzemesen ben sana gülce demezdim amma. dalında gül soluyor… içimde şarkılar, kelimeler…

sonra… sonrası malum kuradan “yolun bittiği yer” çıkıyor. “kiğı”, ömrümün hayal törpüsü. …azrail gelmişte can talep eder/ benim can vermeye dermanım mı var…

ocak 2008 antalya

çığlık ( öykü üçlemesi)

*kendini martılarla bir tutma...senin kanatların yok...
gözlerindeki yaşı çoğaltarak konuşmaya çalışıyordu genç kadın.yüreğini yangın yerine çevirdiği belliydi bir ızdırabın. yüreğindeki yangının dumanı göğüne ağmış bütün mavisini katrana boyamıştı. güneş kararan gölgeleri uzata dursun, maviden mora çalınan bir hüzün gezinmekteydi antalya körfezi'nin dipsizliğinde. kanza parkı'nda, falezlerin üstünde sonsuzluğa açılan kapının eşiğinde durup martıların çığlıklarına karıştırıyordular yüreklerindeki o ışık sızdırmaz karanlığı. adam bir sigara yaktı, kadına uzattı. bir sigara da kendisi için yaktı. kadının gözlerinden akan yaşlar makyajı ile birlikte, o akdeniz'in dipsizliğinde gezinen, çığlığın sese durduğu, keskin kılıçlar gibi titrek hüznü bulaştırıyordu göz çukurlarına ve yanaklarına.

"yüreğimde" diyordu. birleştirdiği parmakları ile sol memesinin üstüne vurarak "işte burada!" tekrar iniyordu kaynaşan bulutlar gibi hazır bekleyen gözlerinden yaşlar, avurtlarında kristalize bir tarih birikiyordu sanki. " beni" susup kelimeleri özenle seçmeye çalışırmış gibi düşünüyor,ses acılaşıp boğazına düğümleniyor, sözcük kılıfını giyerken acemi bir aşığın ilk öpüşmesi gibi titriyordu. "o, beni hiç anlamadı." sanki bir hırsız gelmiş ve almıştı şimdiye kadar biriktirdiği her şeyini. sadece biriktirdikleri değil biriktirmeye çalıştıklarını da kaybettiğini hissettikçe içindeki fırtınaya bir yenisi ekleniyordu çığ gibi büyüyerek. falezlerden atlayıp akdeniz'e karışmak istiyordu...sessizce...ummana düşen bir yağmur damlası gibi kabullenmek bütünle birleşmeyi bu çaresiz anda.
*/..... kendini martılarla bir tutma....senin kanatların yok ..../

eski bir dostunu avutmak düşmüştü bu kederli adama... ama elinden sadece onu dinlemek gelebilirdi... başka hiçbir ilacı yoktu yürek yangınına, bir damlacık su serpecek bir el, bir nefes olsa.... ah bir olsa... araf'ta olmak, cenneti cehennemi bilip de kederli yüzlerle ahu zarlara ve mutluluklara bakmak... o çıldırtıcı dengede kalmıştı genç adam... bilmek lanetliyordu insanı... kendi yangının çatal dilleri ile fışkırttığı alevlerle yine kendisinin boğuşması gerektiğini bilen adam susup kadının anlatmasını bekliyordu. akdeniz'e kızıl bir akşam iniyordu. yakamozunu yitirmiş suların o bildik çığlığı yayılacaktı birazdan martı kanatlarından arınmış yıldız yıldız kamaşan gökyüzüne....


"her şey bir masal gibi başlamıştı." diye devam etti. "onun gözlerine bütün bir ömrümü gömebilir ve dipsiz maviliğinde bütün arzularımdan, günahlarımdan sıyrılarak yüzebilirdim." durulmuştu ağlaması kadının; oysa daha geride bir çok göz yaşı vardı sırasını bekleyen. boğazını yakan o acı, ses olmaya, sesler yüreğinden sökülüp gelmeye başlamıştı." elimi tuttuğu anda, kalbim bombardımana uğramış savaş kentleri gibi titrekleşiyor, sonra cesaretlenip yaşama, onunla yaşama umudunu çelikleştirip, bir imana dönüşüyordu. düşlerimin en ortasına koydum onu hep. o, benim ışığımdı ve ben onun etrafında dönen bir pervane... şimdi karanlıklarda kaldım... çığlık çığlığayım da sesimi duyan yok; çünkü ses olup söz düşüremiyorum hiçbir iklime. ben onda kendimi, geçmişten getirdiğim yaraları saran elleri bulmuştum." nefes almak için sustu. konuşacak gibi oldu ama konuşmadı. susup akdeniz'in bağrında ırayan ve yayılan mor hüzne dikti gözlerini... adamın hiç beklemediği anda ve bakışlarını sapladığı sonsuzluğun bağrından çekmeden konuşmaya başladı "ben, ona kendimi, ömrümü üç senemi, ömrümü diyorum; çünkü üç sene öncesinde benim bir yaşantım yoktu, vakfetmişken o son dört aydır başka bir kadın ile yaşıyormuş. nefret etmiyorum ondan bunun için ama içimde bir kızgınlık var ki çam ormanı yangını gibi büyümekte. aldatılmak düşüncesini hazmedemiyorum."

düşünüyordu adam kadının söyledikleri üzerine "gerçek, insanın idrak ettiği kadarmış buna bir kez daha iman ettim. dört aydır aldatılıyor gülten ama dört aydır mutlu mesut çılgınca bir heyecanla yolunu bekliyor sevdiği adamın ve onun yarattığı cennette aşk sarhoşu gibi dolaşıyordu. o cennet, sevgilisinin kendisini aldatmasını öğrenmesi ile birlikte hemen bir cehenneme dönüştü. gerçek tamamen bilinenden ve algılanandan ibaret. sevgilisi aldatmamış olsa ve gülten, onun aldattığı zannını taşısa ortada maddi bir gerçek olmamasına rağmen yine içinde cehennemi taşıyacaktı. nietsche, idrakın kabuk ve çayırından beslenmek, derken ne kadar da haklıymış meğer. evet insanın dünyası idrakının kabuk ve çayırlıkları ve o çayırlıklardan beslendiği kadardı. bunu anladığı zaman kendisi karanlıklara düşmemiş miydi? ama gülten'e anlatmanın ne faydası olabilirdi ki, içinde oluşan o dipsiz çukurları molozlarla, sözcük ve düşünce molozlarıyla doldurmaya çalışıyordu sadece ama bu onun yaralarını azdırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

denizde pul pul bir akşam yanmaya başladı. lara sahilinin ışıkları çoğaldı önce, sonra dindi martıların amansız yakarışları. sanki tanrı elini eteğini çekmiş olup biteni izliyordu günün bu saatinde akdeniz'de. şimdi sunturlu cümleler düşürmek belleğine hiç işine gelmezdi genç adamın. durup zamanın tadına varmak gerekti. palmiyeleri nazlı bir rüzgar okşuyordu çöl ikliminden uzakta. bir vaha değildi elbette durup da akşamın kızıllığına yaslandıkları yer. kanza parkı'nın ışıkları karıştı uzayın dipsizliğine. evren bir sanrıdan ibaretti tanrının zihninde. bunu biliyordu genç adam ve ilk kez şuanda rahatsız olmuyordu bu bilgisinden. tanrının kurguları olmak ve onun kurgularıyken tarihin şu nazlı akşamında denize açılan balıkçı takalarının pırpırlarına kabaran kulaklarının memelerine değmesi akdeniz melteminin bir düşü bile cennet etmeye yetiyordu. ıslak gözleri alaca karanlık da daha da belirsizleşmişti gülten'in. sahi, bir gidişe ağlayacak ne vardı ki. her gidiş aslında yeni bir başlangıç değil miydi gidenin ve geride kalanın hayatında? eskiye bağlı olmak, yaşam kaynağını eskiden almak, gelecekten korkuyor olmaktan başka bir şey değildi aslında bunca göz yaşına sebep. her anı, yaşanılan her an yeni bir kazanımdı tanrı'nın oyuncakları için ve herkes en fazla tanrı oyuncağından sıkılıp da onu artık hatırlamak istemediği bir rafa kaldırıncaya kadar çoğaltabilirdi anılarını. her doğan bütün hataları yeniden yaparak başlayacaktı bu kör dövüşü oyuna, aşk ise bu oyunun en acımaz durağı idi. bu duraktan geçebilme kabiliyeti kadardı insanın hayata tutunabilme gücü. bir ateşti ki o, o ateşte ya daha da çelikleşerek çıkardı insan ya da yanar kül olurdu. pişmek ile kül olmak arasında ince bir çizgiden başka bir şey yoktu. genç adam tadına varmıştı anın, içindeki yangını tatlı bir söz gibi yalıyordu denizde çoğalan ışıkları ile antalya körfezi.

**/.......vakit öyle akşam öyle akşam ki..... bağırsan duyacağım....../

metin kendi dünyasına dalmış, gülten koyulaşan gecenin bağrında bir gölge gibi kalmıştı. daha bu sabah, bakkala sigara almak için gidip de paranın üstünü almayı unutunca bakkal hüsrev, aşık mısın oğlum metin, demişti de metin içinde bulunduğu cendereyi anlatıvermişti bir çırpıda anlatmasa yüreğinin kabı parçalanacaktı. oğlum, dedi bakkal hüsrev, yakın gözlüklerini çıkarıp, uzak gözlüklerini takmadan ama uzağa bakarak. kararan bulutların rahminde sürgün bir bebe uyur, vurmak için aşka düşmeye meyilli kadınların camına gülücüklerini. oysa o kızlar gökten gelecek sürgün bebenin değil kendi karanlıklarında sakladıkları yusufların derdindedirler. her kadının arzusu, ışık sızdırmaz karanlıklarından çıkacak, özünden kopacak yusuf'u bulmaktır.ve bir kadın bütün uğraşını yusuf'u için verir, onu özler, arar onu, onun için ağlar ve yüreğinin her aktığının yusuf'u olması için taptıklarına yalvarır.. bulduğunun yusuf olmadığını anlayınca bir daha o erkeği sevebilme şansı, o erkeğe aşık olabilme şansı yoktur. aslında kadının aradığı başkası değildir. başkasında kendisini arar kadın, kendinin kılıf biçemediği o karanlık kuyuları arar. o karanlık kuyularda kabaran yalnızlıklarını ona yansıtacak olanı bekler. bilmez ama yusufların onun karanlığından türediğini, isterse herhangi birine yusuf donu biçeceğini bilmez. sana yusufluğu çok gördü ise, sen de kendi karanlıklarından gelen sürgün düşlerini bulamadı ise, artık o kadının sana aşık olma şansı kalmamıştır. sen, onun yusuf'u değilsin metin.seni bir erkek gibi sevme ihtimali yok artık o kadının.

şimdi gülten kaybettiği yusuf için mi ağlıyordu? bunu düşününce birden irkildi metin. asla!yusuf, kadının kendisini başkasında görme arzusudur. ve bu karşıdaki erkekten değil, kadının kendi karanlıklarından beslenen bir tutkudur. yusuf, o koyu karanlıklarda gezinen ve asla siması bilinmeyen, kadının kendine en yakın bulduğu, bulacağı ve bir çok yanını gölgede bırakan kişidir. birini yusuf diye bağrına basar, o ,içindeki karanlığın arzularını bilme isteğinin neticesinden başka bir şey değildir oysa.

gülten, ağlamaktan ve konuşmaktan yorulmuş, akmış makyajı ile gecenin insafına sığınmış, binbir şekil değiştiren bir acının eşiğine oturmuş zikir çeker gibi derin nefesler alıyordu. şimdi, söylenecek her söz onu derinden etkilemek için yeterli olabilirdi belki. "gülten" dedi. kız, suçlu bir çocuk gibi kaldırıp bakışlarını metin'in yüzüne dikti. ama metinin içinde o harman yerine bırakılmış gibi azgın ve başka bir kadın için yanan ateşi göremedi. "gülten, giden yusuf değildi. yusuf senin koyu karanlıklarında, o senin içindedir." diyecekti vazgeçti. tekrar "gülten" dedi. kız uzun bir "hııı" çekti sesinin buğusundan çıkıp evrenin karanlığına karışan. "seni anlıyorum." oysa doğru dürüst dinlememişti bile onu genç adam. "sağol, beni dinlemen bile yeterli idi." hafiften artan yalnızlıklarına bir de acı bir rüzgar eklenmeye başlayınca kalktılar oturdukları yerden ve kendilerinin tek kişilik yalnızlığına yollanmak için aynı duraktan farklı dolmuşlara bindiler.

üç ay kadar sonra tekrar kale kapısında tesadüfen karşılaştılar. gülten, yeni bir sevgilinin huzurlu düşlerine teslim ettiği kalbini yumruklamıyordu artık. oysa kadının yüzünde gezinen o hafif hüznü görememişti. "son yüz yılda kimse aşk acısından ölmedi." dedi yarı alaylı bir tavırla genç adam. gülten, biraz mahçup "intiharın eşiğine çok geldim ama mehmet alıp çıkardı beni bu karabasandan" "intihar, aşk acısından ölmek değildir. o, içindeki aşkı öldürmektir. hem de kalleşçe." daha sonra ayrıldılar. ikisi de kendi yoluna gitti.

gülten:
son karşılaşmalarından üç ay sonra yeni sevgilisi mehmet ile nişanlandı. evlilik hazırlığı yaparken, yatak odası takımının rengi konusunda anlaşamadılar ve anlaşmazlıkları sonucu çıkan tartışmanın büyümesi neticesinde nişanı attılar. bir yıl sonra ayhan'la evlendi ve kahverengi bir yatak odası takımını aldılar.hala yusufu'nu aramakta ve bazen kahverengi mobilyalı yatak odasında başını düşürüp yastıklara gizlice ağlamaktadır.

bakkal hüsrev:
bağ-kur'dan emekli olduktan sonra bakkalı oğluna bıraktı. oğlu ise bakkalı büyütüp market yaptı. kocaman bir "veresiyemiz yoktur." yazısı astı. tezgah altından porno film ve esrar da satmaktadır.

metin:
son görüşmelerinden yirmi üç gün sonra, bir kasım akşamının sise durduğu ve bağırsa o uzaktaki sevdiği kadının duyacağı bir vakitte kendini martılarla bir tutup falezlerden aşağı bıraktı. uçtuğunu hissettiği bir anda, ömrünün koyaklarına sığınmış kanadı kırık bir martı ile göz göze geldi.cesedi üç gün sonra konyaaltı sahiline teslim oldu. bazı uzuvları balıklar tarafından yenilmiş olmasına rağmen dudağının kenarında aslı duran tebessüm hükümsüzdü.

metinin sevdiği kadın:
hakkında malumatı yok hiç kimsenin. kimdir, nedir necidir.....

sevim:
metin öldüğünde en çok göz yaşını o döktü. oysa metin onu sadece komşu kızı sanıyordu.

umut ilke kurtuluş:
bu öykünün yazarıdır. ama kendisi öykünün neresindedir bilmez.

martsonu '06 antalya

* attila ilhan, ağustos çıkmazı, şiirinden


İKİNCİ KISIM:
senin kanatların yok düşersin yorulursun/2
gözü geze yatırdı ismail, on adım kadar ötedeki hicran'ın başı arpacık kadar küçüldü. mesafe ıradı. nefesini tuttu. tetiğin boşluğunu aldı. bütün vücudu tere batmıştı.hicran gamzelerini çıkartmış konuşuyordu fısıltı ile. sonra namluyu azaba çevirdi. azap yeni terlemiş bıyıkları ile ışkın bir oğlancıktı daha. arpacığın üstünden tam alnını gördü alinin.yüzünü dipçikten ayırdı. boşluğunu aldığı tetiği geri bırakıp kafasını kaldırdı. hicran'a son kez baktı uzun uzun. tekrar gözünü geze yatırdı, hicran'ın sol memesini hedef aldı. tetiğin boşluğunu kontrol etti.



dört yıl evvel, hicran daha on üçüne basmamıştı. ismail ise on sekizinde delikanlı. kazım ağaya azaplığa durduydu o sene yirmi beş teneke buğdayına. bir çift ayakkabı ile bir takımda elbise almaya söz verdiydi kazım ağa. askerlik var önünde. cebi de belki para görürdü. daha kıştan bahara geçmeden başladı azaplığı. ahırda, dağda, tarlada, tapanda, bağda, harmanda, orakta çalışacak eti kazım ağanın olacak düşleri kendinin. kış girerken sayıp ayıracaktı yirmi beş teneke buğdayını helalinden. o sene mahsul bol oldu. gece gündüz demedi çalıştı. malları güttü. orağı gördü, kavakları suladı, yoncayı biçti, tarlaları sürdü, harmancılık etti... yaz sonunda bir esmer oğlancık oldu çıktı ki sorma. aha görenler araptan kaçmış desin .yattı kalktı kazım ağanın evinde. sofrasında yemek yedi. helali var kazım ağanın aha bir kerede sofradan ayırıp da "sen de başka yerde ye"demedi. hep "ben seni azap değil, oğul tuttum ismail" derdi. o sene kazım ağa büyük kızı güzelce'yi gelin edip yolladı. geriye kaldı elif'le, hicran... elif nişanlı, hicran daha küçük...


kış olunca istanbul'a çalışmaya gitti ismail. sağmacılar'da, bayrampaşa'da yattı kalktı köylülerinin yanında. inşaatlara beton çekti. lağım eşti.tuttu parayı elinde; bahar gelirken getirdi babasına verdi. kazım ağa "gel ismail" dedi, "bu sene de bana azap dur. hem ben seni azap değil oğul tutuyom." "gayrı azaplık yeter dediyse de kıramadı kazım ağayı durdu yine...
hicran büyümekte... on dörtten çıkmış on beşe girecek kız. uzun kara saçları beline inmiş...tarlada tapanda yan yana... yana yana dolaşıyor ismail. içine bir ateş düşmüş ki düşman başına... amanın gardaşlar bu nasıl şey böyle...
"hicran, bana varın mı kız?" dedi de hicran "heee" deyince düşüp bayılacaktı nerdeyse.



celbi geldi, erzincan'da acemilik ver elini bingöl sonra... biter mi on sekiz ay... hele sevda çekene... biter be ismail, dert etme!!! hicran var seni bekler. hicrandan da iki satır şey geldiydi acemilikte, ustaya geçince kesildi mektubu. her posta gününde içi içine sığmaz oldu ismail'in ama adı okunmadıkça delirecek gibi olur... on sekiz ay biter mi yari olana? biter be ismail.. sen aklını yüreğini kavi tut...


bitti de... bitmez olaydı...köye geldi, durdu duramadı; kazım ağanın evine gitti. hicran'ı aradı gözleri.. kız bir görünüyor sonra aniden kayboluyor. "hoş geldin" bile demedi. yüzüne bile bakmadı ismail'in... işin aslını akşam anasından öğrendi. kazım ağa, ismail askere gidince emicek hasan'ın oğlu ali'yi azap tutmuş. "ahhh" dedi. yandı içi. "aliylen hicran..." dedi anası sustu kaldı. daha da bir şey sormadı ismail. aklındaki yüreğindeki sıkıntıları kovmak için deli gibi çalıştı o yaz. ırgatlığa gitti. dağdan odun kesti.. hızarda kavak biçti.. ama sustu. konuşmadı kimseyle.. susma ismail. sustukça çoğalır yaraların, konuşmadı inadına sustu. bu inat kime ismail. kendi de bilmez ama susar... içinde kocaman bir yangın... aahhhhhh!!!!

düşümde de gördüm telli turnayı
aklıma da koydum damat olmayı
hicran seni gelin edip almayı...
sen de gittin bir soysuza yar oldun...


"hicran kavlimiz bu muydu?" "ben ali'yi seviyom" "essah mı?" "heee essah" "beni de seviyodun hanı ?" "ne bilem, şimdi de ali'yi seviyom" "seneye gine size azap dursam beni yeniden sevecen mi?" sustu kız. yüzünü indirdiği yerden kaldırmadı. bir şeyler diyecek oldu. demedi. arkasını dönüp ağlayarak kaçtı gitti.
ismail'in diline kocaman bir "gahbe" lafı düşecekti ki düşmeden kovdu lafı; kendine kızdı sonra. duramayacaktı artık bu köyde. yaz olmasına, ırgatlığının para etmesine aldırmadan vardı gitti istanbul eline. gitti ya içindeki yangın daha da büyümekte. hicran bu kadar içindeyken ondan uzak olmak becerebileceği bir iş değildi. seviyor muydu, nefret mi ediyordu kendisi de bilmiyordu. bazen çıldırırcasına seviyor yüreği parçalanacak gibi oluyor, bazı vakitler de ise içindeki nefret gözü dönmüş bir caniye çeviriyordu onu . iki hafta durdu duramadı gerisin geri düştü yollara . bir sabah vakti girdi köye. anası da babası da sormadı niye geri geldin diye. bilirler onlar da ismail'in yangınını. günlerce gizliden hicran'ı takipledi. hep koca muharrem'in cevizin altında azap ali ile buluştuğunu anladı. konuşmalarını duydu, kudurdu... ahhh içindeki yangın bir sönse... gülüşmelerini gördü daraldı... ah yüreği bir genişlese... ne yangını söndü ne de yüreği genişledi..


bu sabah geldi pusuya yattı buraya... biliyor ki gelecekti aşıklar. vuracaktı kahpeyi yüreğinin tam ortasından. boşluğu alınmış tetikteki parmağı titremekteydi. sırılsıklam olmuş vücudu ile sanki bir orman yangınının içinde kalmıştı. bu işkence bitsin istiyordu artık. dokundu tetiğe. önce bir silah sesi yankılandı göklerde, sonra kuşlar uçuştu nereye gittiklerini bilmeden. daha sonra hicran'ın yüzündeki gülücük asılı kaldı; elleri usulcacık iki yana düştü. boş bir çuval gibi devrildi gitti nazlı nazlı süzülen bedeni. yolunu bulmuş bir kızıllık sızdı otların arasına. azap ali şakın bir halde ne olduğunu anlamadan donup kaldı. ah cehennem azabı, gözünü açtığında aşıkların hala gülüşüp konuştuğunu görünce anladı silahın emniyetinin kapalı olduğunu. duyduğu gördüğü herşey günlerdir gözünün önüne bir kabus gibi dikilen şeyden başkası değildi. düşten uyanır gibi ovuşturdu gözlerini. uzaktan iki çoban itinin sesi geliyordu. tere batmış vücudu aniden soğudu. içini bir rahatlık, bir ferahlık zaptetti. ikinci kez silahına davranmadı bile. aşıklara biraz daha baktıktan sonra usulca kaydı saklandığı koyaktan cevizli dereye inip köye vardı. içindeki hicran'ı öldürdüğünü biliyordu artık. ve silahın emniyetini kapalı unutmasını kendisi ve aşıklar için tanrının bir lütfu olarak görüyordu.





birkaç gün daha kaldıktan sonra köyde. kendine bir çanta hazırlayıp antalya'nın yolunu tuttu. akrabaları vardı otellerde çalışan. pekala kendide bir otelde çalışabilirdi.ne zamandır gelmesi için ısrar ediyorlardı. yüreği bomboştu. geleceğe dair herhangi bir umudu ya da geçmişe dair herhangi bir pişmanlığı yoktu. bir sonbahar sabahı kepez üstünden salınan otobüsün ön koltuğunda girdi güzelim antalya şehrine.
elindeki adresle hüsrev emminin bakkalını buldu. tezgahta oğlu süleyman vardı. babasının evde olduğunu söyleyip ismail'in yanına çırağını verdi. babasının evine yolladı. bakkal hüsrev, ismail'i görünce çok sevindi. ona saatlerce köyden havadisler sordu. kazım ağanın kızı hicran'la aralarında olan vakayı bildiğini ama detaylarını anlatmak isterse dinleyebileceğini söyledi. ilk birkaç gün bu meselenin üzerinde konuştuktan sonra bu olayı unutmaları gerektiğini ikisi de anladı. bir daha aynı bahsi hiç açmadılar. ismail bütün kış hüsrev emminin evinde kaldı. ondan nargile hazırlamayı ve çekmeyi öğrendi. tavlasına ortak; muhabbetine dinleyici oldu. hüsrev emmi de ismaili bir oto galericinin yanında işe verdi. gelip gidenle ilgilenip arabaları yıkamaktan başka işi yoktu. hüsrev emmi tam bir aşk adamıydı. ve aşk üstüne bir çok meseli vardı. her meseli nefes gibi içine çekiyordu ismail. küçük bir çocuk gibi oturup dizinin dibine emminin kelamını ciğerine yollandırıyordu nargilenin dumanı gibi. kış aylarında iki katlı evin salonunda,hava iyi olduğunda ise evin bahçesindeki üzüm bağının altında;nargile fokurtusuna ve dumanına karışan muhabbetlerinden ikisinin de ayrı bir tat aldığı belliydi. kış iyice bastırıp da geceler uzayınca, dışarıda yağmurun borusu ötünce hüsrev emmi de evin alt katındaki salonda kendi borusunu öttürmeye bütün kış boyu devam etti. baharın gelmesi ile birlikte sağanak yağmurların arasından portakallar ve gece sefaları çiçek açtı. bütün dünya inanılmaz güzellikte bir kokuya kesti. genç adamla ihtiyarın aynı kokuları aynı yoğunlukta ciğerlerine çekmeleri ikisinin de yüreğinde geçmişten kalan bir yangının harlandığını belli ediyordu. ama ikisi de bu yangını söndürüp küllerle boğduklarını sanıyorlardı. belki de gerçekten boğabilmişlerdi. ama ne olursa olsun ikisinin de aşk üzerine belirli bir hassasiyetleri vardı.
"aşk"diyordu hüsrev emmi "ıssız bir çöldür. bir insan ne kadar tedarikli olursa olsun, bu çöle düştü mü bir müddet sonra çöle teslim olmaya başlar. yırtıcılar avlanmak için çölde gezinirler. akrep ve yılanlar gizliden gizliye kayar. her sabah kılık değiştirir çöl. her sabah kendini yeniden doğurur. hiç bir tepe hiç bir vadi diğer sabaha yerinde kalmaz, kalamaz. aşık düştüğü çölden kurtulmak için de çabalamaz. çölün delisi olur ve gezinip durur. onun aradığı şey maşuku değildir. o çölde kendini arar. bütün savaşımı kendine mal edilenle edilmeyen arasındadır. oysa o neyin kendine mal edildiğini neyin edilmediğini bilmez. maşuk önceleri bir serap gibi gelip karşısına dikilirken daha sonra bu serap kaybolup bunun yerine ilahi sesler oynaşmaya başlar. maşuk, artık aşıkın kendi uzuvlarından beslenen bir hastalıktır. ateşli bir hastalık . ama aşık içi yandığı halde bir damla suyu bütün aklı ve bedeni ile istediği halde kavuşunca suyu reddeder. bizim bir metin vardı. mahalleden. bir şair çocuk. maşukun kör kuyularından beslenen yusuf'un kendi olmadığını anlayınca bedenini kanza pakından falezlerden bıraktı bundan iki sene kadar evvel. oysa bilemedi ki hiç bir kadının yusuf'u kendisinin olabilme ihtimali yok. çünkü her kadın yusuf'una kendi ruhundan can üfler; eğer üflemeyi becerebilirse. ve can üflediği yusuf'unu arar . oysa onlar da bilmez ki aslında yusuf kendisidir" sonra uzun uzun metin'i anlattı ismail'e hüsrev. ismail metin'i duyumsadı yüreğinin taa ortasında. hicranı vurmak için pusuya yattığında nerdeyse namluyu kendi çenesine dayayacaktı. metini anlıyordu. hem de hüsrev emminin asla anlayamayacağı biçimde.

mayıs göğünde bulutların tomurcuklandığı bir akşam üstünde, metin'in kendini martılarla bir tuttuğu yere, kanza parkına gitti. deniz kokusunu sırtına yüklemiş bir rüzgar saçlarını yaladıktan sonra kentin yüksek binalarına çarpıp can çekişerek asfalta döküldü. martılar telaş içinde inip kalkıyorlardı oynaşan dalgaların üstüne. bir masaya oturup sigarasını körükledi uzun uzun. rüzgarla birlik içtikleri ilk sigara değildi bu. ama hiçbir rüzgar bu kadar asılmamıştı dudaklarından, bu kadar ıslaklık duymamıştı ruhunun derinlerinde. metin'in nerden atladığını bir türlü tahmin edememenin huzursuzluğu yayılıyordu içinde. yandaki masada yüzünde mor bir hüzün gezinen siyah saçlarını rüzgara bırakmış bir kadın gözlerini ufkun kızıllığına saplamış kendi dünyasında biriyle konuşuyordu. dudakları kıpır kıpır. gözünden süzülen yaşlar makyajını gamzelerine taşırken usta bir hüzünbaz olduğuna mim konduruyordu. elinde çay bardakları ile gelen garsona "kardeş buradan iki yıl kadar önce metin diye birisi kendini bırakmış, tam olarak nerden atladı biliyor musun acaba?" diye sordu. garson hatırlamaya çalışırmış gibi yaptı ama "bilmiyorum " dedi. çayı bıraktı. küllüğü boşalttı ve gitti. bu esnada yan masada oturan kadın, ismail'in masasına taşımıştı bile dudaklarının kıvrımında gezinen mor hatıraları. izin istemeden oturdu. ismail'in yüreğinde bir heycan fırtınası kol geziyordu. ilk defa bir kadın kendisine yanaşıyordu. hem de yabancı bir kadın. sonra kadının yüzünde gezinen mor bulutları fark edince endişesinin yersiz olduğunu anlayıp sevecen bir biçimde gülümsedi. onun gülümsemesine kısık bir "merhaba" ile eşlik etti kadın. sonra nereden başlayacağını bilmeyen ama mühim meselelerden dem vuracak bir ergen kızın sıkıntısı oturdu kadının yüzüne. sıradağlar gibi oynaşan mor bulutlar bu anlarda daha da çok karartıyordu gülten'in gözlerini. tekrar deminkinden daha canlı ama vurgun yemiş bir sesle "merhaba" dedi. "ben gülten. garsona sorduğunuz soruyu duydum. metin, buradan atlayarak intihar eden adam, benim en iyi dostumdu." sesinde tütün yorgunluğu vardı. ismail, büyük şehirlerin dolandırıcılarının methini duymuştu ama bu kadının dolandırıcı olabileceğine ihtimal vermeyip dinlemeye devam etti. "metin'le liseden beri tanışırdık. hatta diyebilirim ki ben ona lise de aşıktım ama o aşkın dostluğu öldürebileceği tezinden hareket ederek bana aşkını hep çok gördü. içimde ona karşı bu sebepten hep bir kızgınlık ve saygı olmuştur. çok geceler onun adını sayıkladım, onun için ağladım. onu bulduğum sandığım erkeklerle arkadaşlık ettim. yanıldığımı anladığımda geldim metin'in kapısını hep burada, bu parkta bu masalarda çaldım. beni dinledi, kederime ortak, göz yaşıma bilmeden sebep oldu. bilmeden diyorum çünkü ben hep onun için ağladım oysa ayrıldığım erkeklerin peşinden ağladığımı sanırdı. beni bir dostun ötesinde sevmedi. neden acaba?.. bunu hiç bilmiyorum. belki de haklıydı birlikte olmanın dostluğumuzu yok edeceği konusunda ama iyice dost olduktan sonra niçin birlikte olmadı, bana niçin sevgili gibi davranmadı, niçin daraldığımda saçlarımı okşamadı. bunun cevabını da bulmuş gibiyim aslında. onun aşkını başka bedenlerle yaşamaya çalışmış olmam hem beni hem de ona olan aşkımı lekelemişti metin'in gözünde. bu kesin bir yargı değil. sadece kendime reddedilen olmadığımı ispatlamaya çalıştığım zamanlardaki en dayanaklı cevap. en sonunda bir kez gördüğü bir kadın yüzünü kendi düşlerinde büyüttü ve onun adına 'aşk' dedi. sonra aşktan beslenen bir şiirin son sözcüğü gibi bedenini sonsuzluğa bıraktı.
aslıda /kendini martılarla bir tutma, senin kanatların yok/ dizelerini çokça okurdu. ben bu dizeleri bana söylediğini benim göğüne açılmak üzere olduğum erkekler konusunda daha dikkatli davranmam gerektiğini anlatmaya çalıştığını sanırdım. intiharından sonra anladım ki o bütün dizeleri ve cümleleri kendi için söylüyormuş" daha bir çok şey anlattı gülten. ismail merakla dinledi.
acaba gülten bir intihar taşıyıcısı mıydı? ruhunu bulaştırdıklarını çağıran deniz , onun hüznünden mi besleniyordu.


nisan sonu 2006
devam edecek.......
*senin kanatların yok/düşersin yorulursun..attila ilhan/ağustos çıkmazı şiirinden

ÜÇÜNCÜ KISIM:
*etek sarı, sen etekten sarısın...
çılgınca akan boz bulanık dereler durulmaya başlarken mayıs girmişti dağların arasına tatlı bir söz gibi. gelincikler kırılgan bir kızın titreyen dudağı olmuş gülümsüyordu. çiğdemler serilmişti eteklerine tepelerin.. hele yağmur mayıs toprağını ıslatınca aniden baş verdi renk renk çiçekler. ateşe çalan topraklarda yeşilin ve mavinin akıl almaz devinimi başlamıştı. incecikçe uzayıp, eğrilen. kıyam getirip secdeye inen yol mu ayırıyordu dağları, yoksa dağların ayrıldığı yerde mi ifa ediyordu ibadetini buradakileri memleketlerine bağlayan bu ince çizgi? sarı, pembe, yeşil, mor, kırmızı, mavi, turkuvaz...her rengin her tonu ile gülümseyebiliyordu dağlar. kelebekler sevinç taşıyorlardı kanatlarında doğanın uyanışına dair. bir türküdür. tutturmuş gidiyordu top yekün evren. evrenle birlik mırıldanıyordu hasretleri çoğalmış adamlar umut türkülerini. göz bebeklerini dikip düşlerinin ortasına.
sonrası... dağların menevişine katıldı akarsuların beyaz köpükleri. henüz ateşin ve kanın kırmızısı bulaşmamıştı mayısın renklerine. hiç bitmeyecek sandıkları, o hava sıcaklığının eksi 40'lara gerilediği kış gecelerinin içinden çekip çıkarmıştı bahar mevsiminin gülen yüzü onları. kış gecelerin dinmeyen çığlıklarından geriye baharın tebessümü kalmıştı bin renklerin tebessümü birlikte. bir kartpostal gibi önlerinde uzanan vadinin kenarına serilmiş yolun sırtına binip gideceği günleri beklemekteydiler. mutlaka gideceklerdi. ama bu dağlarda bıraktıkları acıları ömürlerinin kalan taraflarına yayarak, ama bayrağa sarılıp; hayallerini annelerinin kalbine gömerek.

antalyalı asteğmen ayhan, izmir narlıdere asteğmen okulundan geldi 10 ay evel. tezkeresine sanki asırlar var daha, takvim hesabında sadece 25 gün olsa da, her gün bir ömür gibi uzayıp durmakta. sabahın kuşluğundan akşamın alacasına kadar ömrünün dörtte birini yiyerek yitirmekte.
geceler imansız, geceler imlasız, geceler sadece kendine kıvrılan bir ünlem. geceler uzun.... her yıldızın altında bir canın uyuduğu, her yıldıza değen bir gözün olduğunu bilmek bu dağların arasında, küçük bir askeri birlikte takım komutanlığı yapan adamı avutmaya yetmiyordu. o, şayak kalpaklı neferin yurt diye bıraktığı toprağın en ucundaki kayadan ufka bakıyordu her akşam. yurt imlası bozuk bir özlem tümcesi gibi bağlaçlarla uzanıp duruyordu önünde. bu tümcenin nesnesi ayhan, öznesi aşktı. güneş , arkasında soluksuz bir karanlık bırakarak battığında türlü sesler ile nöbeti devralan gece hayatı lâl edip, boğazda düğümlenen harflere sabır kıyafeti biçiyordu. sabrın rengi griydi. cansız bir renk.tensiz bir ruh gibi. duman rengi. onun canı olsa ayhan'ın canını yakacaktı. sabrı besleyen bir ateş vardı. dumanı besleyen gibi. burada olmayan herkes buradakiler için vefasızdır. vefasızdır buradan uzakta atılan kahkahanın sarısı. vefasızdır şarabın ve aşkın kırmızısı. vefasızdır caddelerin parlayan ışıkları. bütün kadınlar vefasızdır asker olana.

imkânsızlıkların sabır elbisesi giyip yüreklerde duraladığı bu topraklarda ölüme karşı durabilmek için direnç gösteren adamların, bütün çaresizlikleri biriken hasretin büyüklüğü ile ilintili idi. ah birde sevdiklerinin yüreğine söz olup düşebilse, onlardan gelen bir sözcüklük sesin serinliğinde azaltabilseydiler içindeki hasret ateşini.
biliyordular ki, askerlik ne kadar silah, bot, karavana ve emir ise o kadar da hasretlikti. ve hasret biriktiren yürekler yoruluyordu ne kadar sabır denilen erdemi bir zırh gibi kuşansa da. gözyaşı her zaman pusuda hazırdı.

artık kadere daha çok inanmaya başlamış, tanrıya olan inancıda enikonu artmıştı. bütün alamlar anlamını teker teker kaybetmişti. kader denilen bilinmezin kucağında lam'ın koynuna girmiş elif gibi oturuyor ve yeni bir anlamı bütünlüyordu.lamelif: aşk ve özlem: gül ve ten: ten ve ruh: sen ve ben:gülten..... 4 yıllık karısı.... 14 aydır tenine hasret.

uğurlara inanmazdı ama gülten onun için bir uğurdu artık. ve onun uğruna yaşıyordu. biliyordu ki, gülten'in sevgisini yüreğinde duydukça hiçbir şey olmayacaktı kendisine ve birliğine. kendisine emanet edilmiş yirmili yaşlardaki, hayalleri ve hatıraları pırıl pırıl olan, gözlerinden sevda akan bu adamların herhangi birisine bir şey olmasını asla hazmedemez, emanete ihanet ettiğini düşünür ve hep kendini suçlardı. bunu biliyordu. sırf bu yüzden olsa bile gülten'in sevgisine ihtiyaç duyuyor ve her geçen saniye inanılmaz bir tutku ile gülten ile yaşadığı anlara bağlanıyordu. geleceğe dair planları, yaşama karşı hassasiyeti her gün yeni bir ayrıntı kazanıp çoğalıyordu. buradan ayrılıp da gülten'in yanına dönünce her şey çok daha başka olacaktı öncesinden. mesela artık bir çocuğu olsun istiyordu. kız ve ya oğlan fark etmez, gözlerinin elasında sevda düğümlenen, halkı ile beraber yaşayıp halkı ile duyan ve onlarla türküler söyleyip onlar için ağlayan bir bedene can vermek istiyordu gülten'in rahminden dünyaya armağan. can olup gül-tene düşmek, düş olup cana durmak....cana durup ten olmak, gül koklamak...

ve yürüdüler ateş üstüne... su verenleri yoktu…


****

gülten boğulmuştu yalnızlığın ortasında. bir ses. ah bir ses işlese kulaklarından akıp yüreğine. belki avutacaktı kana ve ateşe susamış yalnızlığını. yalnızlığın çatal dilleri ateş. yalamakta yüreğini. dur ey ateş! oynayamam şimdi seninle. bir kıvılcım yeter belli yeşilden kuruya dönmüş, daldan odun olmuş ağacı yakmaya. dur ey ateş! durmadı. düşman üstüne yürüyen ordular gibi yürüdü. dağ gibi büyümüş yalnızlığının ateşi. ah su olsa. söner miydi? su içen bir daha susamayacak mıydı? katran karası yalnızlığına bir de ateşin dumanı, dumanın isi bulaşmasın, diye direndi. akla ateş düşünce direnmekte bir noktaya kadar yanmamak için. bir dost sesi. ama istediği sanki bir dost sesinden fazlası olmalıydı. bir erkek sesi. aradı ismail'i. bir saat sonra karaoğlan parkında buluştular. denizde kımıltısız bir ela vaktiydi. akşama devirecekti ikindi tüm mirasını. antalya körfezi'nin gümüşi saçlarını yalayan rüzgar, geldi duraladı iki yalnız kişinin dudaklarında. ıslık çalma vakti değildi bir erkek için. ama bir kadın dudağından şarkı düşebilirdi. düştü de. ve böyle başladı ne başladıysa.... şarkılarda dağıldı abanoz saçları gün kuşlukla buluşurken. kanayan yalnızlığına ateş usulcacık bulaştı.

gün akşama kavuşup da gecenin bağrına yeni acılar ve yeni günahlar bırakırken, bir yılanın sessizliği ve ihtirası ile içlerine kıvranan arzunun eşliğinde iki ateşli beden kaleiçine aktı. alkolü iyice yüklendikleri mayıs göğünün karartısında, akdeniz'in karanlık sularının şahitliğinde birbirlerinin bedenlerini okşadıkları yol boylarını yavaş adımlarla geçtiler.. iki sarhoş, iki yalnız, iki yaralı beden bu vakitte artık yalnızlıklarına kocaman bir yalnızlık, sarhoşluklarına hatırlamak istemeyecekleri bir sarhoşluk, yaralarına kapanmayacak bir yara ekleyeceklerinin bilinci ile günahın amansız davetine boyun eğmişlerdi. yangınlarına hiç sönmeyecek yakıp yok edecek, tekrar diriltip tekrar yakacak bir yangın çağırdılar. ne ihanetin kahrolası hüznü, ne sadakatin devredilemeyecek onuru, ne âşık yüreklerinin şarkılarda dağılan yanları, ne de sonsuza kadar yanmanın azabı bu günahı engellemeye yetemeyecekti artık. birbirlerine iyice yapışmış ve birbirine kavuşma arzusu ile kuduran iki et yığınını konyaaltı'nda bir otelden içeri taşıdıklarında vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

bu sırada, ecelle koyun koyuna girip silahının ve sevdiği kadının merhametine sığınmış genç adam son olmasını umut ettiği operasyonun 3 saatinde bir vadinin ağzında takımı ile beraber ilerlemekteydi. ses ve ışık disiplinine kesinlikle uyulması gerektiği halde içinde kol gezen sıkıntıyı bastıramayıp bir sigara yaktı. avucunun içinde gizliyordu sigarasının ışığını. çektiği dumanla içindeki sıkıntıyı boğmak ister gibiydi sanki. dumanı bırakmıyor ciğerlerine hapsediyordu. bir şey vardı... bir şey.. anlamlandıramadığı bir şey.... sanki askerliğinin başından beri kendini koruyan o şey göğünden çekilmeye başlamıştı. kocaman bir boşlukta, kocaman bir çaresizlikte hissediyordu kendini. aklını kemiren şeyin ne olduğunu bilse belki sıkıntısı dağılacaktı...aklını sabit bir düşüncede toplayamıyor, bir adım sonra nasıl hareket edebileceğine dair bir fikir üretemiyordu. bu hal ne kadar sürdü bilinmez, belki bir yıl belki bir an belki bir ömür... belki de bir ömür kim bilir?



gülten'in inlemesi, atmış mumluk lamba altında meni ve rutubet kokan duvarların kirli sarılığında çınladı... ayhan sol omzunda bir sıcaklık duydu. sonra bir ıslık gelip yaladı kulaklarını. elinden sigarası düştü..... gülten akdeniz'in karanlığında inip kalkan dalgalar gibi yayıldı ismail'in üzerinde.. kabardı, yükseldi, alçaldı... alçaldıkça çoğaldı. çoğaldıkça kabardı. kabardıkça inledi. gelip kumsalı yalayan dalgaların geri çekilişinde denizin dipsizliğine sürüklediği çakıl taşları gibi, gülten'in de her kabarmasında; kıyıyı her dövüşünde bir şeyleri kendi karanlığının dipsizliğine yollandırdı bu şehvet anı. nefes olup cana düşmek değildi. çığlık olup, kabaran dalgaların karayı kendine katma arzusu idi gül-tenin den taşan. tırnaklarını geçirdiği çarşafı parçalayacaktı neredeyse......sağ elini omzuna attığında bir ıslaklık duydu ayhan..... her yanı sırılsıklamdı gülten'in, bütün geçmişini, bütün özlemlerini, bütün acılarını, bütün yalnızlığını kumsal gibi altına serilmiş iç geçirmelerle gecenin nabzını tutan köylü gencine devrediyordu sanki .... . ikinci kurşunu diz kapağına yediğinde duyanların asla unutamayacağı bir çığlık attı ayhan. ... ayhan'ın çığlığını bastırmaya yetmeyecekti ruhunu hapseden eti kabartıp alçaltan, yayıp genişleten kadının çığlığı. diz kapağına işleyen kurşunun acısına hiçbir yangının, hiçbir şehvetin sesi yetişemezdi çünkü.... kökünden baltalanmış bir ağaç gibi devrildiğinde ayhan, ay ışığında bir kızıllık mayıs göğünün karartısı ile birleşip heyula gibi dağıldı dağlarda yankılanan silah ve insan seslerinin arasına. telsizlerden anlaşılmaz çığlıklar yükseliyordu. gülten'in o sarı gülüşü takıldı askıda kalan göz bebeklerinin önüne.... hani onun dudağından kulaklarına dökülen ilk türkü vardı.


/..etek sarı sen etekten sarısan, sarısan
kurban olam beydağının karısan, karısan
sordum sula ettim kimin yarısan, yarısan
ben sormadan dolu gibi döküyü../


mayıs ayının ikinci pazarında, ki o gün anneler günüydü, kıvrılan, daralan, nefes almak için genişleyecek gibi olan ve aldığı nefesi boşaltamadan vadiler inip dağlar çıkan yoldan geçerek al bayrağa sarılı bedeni annesinin kalbine gömülmek üzere yola çıktı ayhan'ın. bir oğul cesedinin hayalini ancak annesi hissedebilir ve akıttığı göz yaşları ile o hayalleri belki biraz olsun gerçekleştirebilirdi.

gülten:
bana gülten adını bu öykünün yazıcısı koymadı. ben vardım. adım vardı. o beni yazdı. o yazsın diye yaşamadım ben. ben yaşadım sadece. hayatı her hangi bir kadın gibi yaşadım. her hangi bir kadın gibi arzularım, özlemlerim oldu. bir gül mevsiminde doğmuşum başımda abanoz karası saçlarla. her çocuk gibi ağlayarak. güldüğüm pek söylenemez. ama güldüğüm zamanlarda bile bir hüznü getirip bıraktım kıvrılan dudaklarımdan. beni hüzünlü kılan hayat değildi. hayatı hüzünlü kılan bendim. ben bir isim değildim sadece bu öyküde geçen. yaşamdım. yaşadım. o, arzuların kucağına sorgusuz teslim olduğum geceyi belki öykücü hazırladı bana. şeytanım oldu. bir de köylü çocuğunun geride kalanı bırakışından etkilendiğim iddia ediliyor ki; yalan. vallahi billahi yalan. öykücü kendi düşünü yansıttı bana. düş onundu ama ihanet eden ben oldum. günaha hazır biri için muhakkak bir şeytan bulunuyordu. ayhan'ın öldüğünü bana öykücü bildirdiğinde ağlayamadım bile. dondu gözümde yaşlar. sadece yandım. içime düştü kocaman bir ateş topu. hem ayhan'ı hem kendimi kaybetmiş olmanın bilinciyle. bilinç dediğime bakmayın. bilincim bile bilinçsizdi. bilmek ve anlamak eylemleri eylemsizliğe durmuştu. ayhan ölmese de onu kaybetmiştim. gül tenimi -ki gül ve ten; ten ve ruh manasında da anlaşılabilir- başkasına sunduktan sonra tekrar getirip onun önüne bırakmazdım. yaralıydı içim dışım. içim dışım ateş. kendimi yakan bir ateşle çoğaldı ızdırabım. o geceden sonra bir müddet daha gezdirdim vicdanımı. sonra bileklerimi keserek intihara kalkıştım. içimdeki ateş o kadar kor alev olmuş ki ölmeyi bile çok gördü de bana, her gün tekrar yakmak için yaşattı. bir müddet akıl hastanesine yatırdılar beni. ben diyorsam ben kalmamıştı aslında tende. gül çoktan kurumuştu. kirliydi her yer. duvarlar. çarşaflar. kirli bir sarı işliyordu göz bebeklerime. su söndürür ateşi diye her gece gusullendim o ihanet, o şehvet saatinde. su değdikçe bedenime ferahlamadım. yandım. ateşi söndüremezse su, yanıyordu. benim ateşimi hiç söndüremeyecekti biliyordum. her yan kirli. her taraf pis. herkes cenabet. su yetmiyor oysa...

ismail:
hicran, dedim. bana varın mı? " heee" dediğinde kuş olup uçmak istedim. kendi halinde köyünde yaşayan bir azaptım. sorası.... malumunuz, öykü yazıcısı tuttu kaderimi değiştirdi. bakın, gördünüz işte neler etti! ama beni bu öyküye taşıyan sadece gülten ile tanışıklığım mıydı? bilemedim. o aslında an olarak her erkeğin yaşamak isteyeceği ama yük olarak taşımanın zor olduğu geceyi yüklenip de sabaha erdiğim de ayrıldım antalya şehrinden. nereye gideceğimi söylemedim kimseye. ben de bilmiyordum çünkü. şimdi nerede olduğumu, bu öykü yazıcısı dahil kimseye söylemeyeceğim. çünkü beni bulup da yine bir öykünün içinde ateşe bulaştırmasını istemiyorum.

ayhan:
beni kurşun öldürmedi. yalan. yalan namluların üzerime çevrilip de ateş püskürttüğü. ben zaten gülten'in gözlerini ilk gördüğüm gün vurulmuştum yüreğimin en ortasından. o gün bu gündür bir hülyadır gülten'in hüznü. konuşulmaz ölmüş adamın arkasından. ama beni dağlarda vurmadılar yalan. dokunmaya kıyamadığım gül-teni okşayan yabancı parmaklar geçti ciğerime. sonrası ne gam. gam işte. yıldızsız bir geceydi. ay yoktu. belli ki herkes biliyordu ihaneti de bir ben bilmiyordum. tutulmuştu aklım. diz kapağımdan kurşun yediğim zaman bağırdığımı yazmış öykücü. vallahi de billahi de yalan. kurşun acısından değil bağırmışlığım. gülten inerken batan bir güneşin geceye inişi gibi bir yabancı adamın tenhalarına, dağlar ve karanlık şahit olsun ki, çığlığım karışsın diye günahkar çığlığına açtım ağzımı. bu hikayede bu kadar acı bana çok değil mi ey öykücü!!? ölü bedenimin askıda kalan yüzü, bir gül yaprağı gibi her yaz başında karşına dikilsin. her gül kokladığında kanım bulaşsın ruhuna. bana bu azap çok değil mi, ey öykücü!!

ayhan'ın annesi:
oğlumdan geriye botları kaldı. yıkamadım onları. şehitler yıkanmaz diye. bir oğul cesedinin hayallerini ancak anaları bilirmiş. anladım. anladım bana biçilen kaderi ancak bir ana kaldırabilirmiş. dağ olsam dayanamazdım. demir olsam erirdim. köpük köpük dalgalanan deniz gibi getirip vurdum kendimi kayalıklara ama deniz de olmadım. deniz olsam buharlaşıp ağardım göğün mavisine. ana oldum. toprak oldum dayandım. ağaç olsam çürürdüm. ayhanımmmmm!!! botlarına çiçek ektim. birine yasemin, birine nergis. bahçedeki bütün gülleri söktüm. yanaştırmadım. gül kokusundan arındırdım kendimi. burnumu günde beş vakit yıkayarak. şikayetçi değilim öykücüden. ayhanım postallarında büyüyor her sabah. kokuyor cennet çiçekleri gibi.


metin:
ben bu öykünün ilk bölümünde, hem de hikayeyi ve denizi ikiye bölerek intihar ettiğimde, okuyucu sorup durdu. neden?, diye. şimdi son bölümünde anlatayım size. bir sevdaya bulaşmıştı sol yanım. ama bu gülten değildi. sonra ben hepten sol yanım oludum da başka bir şey kalmadı benden. öykünün dışına kendi isteğimle çıktım. bildim bu öykücünün benim ruhuma azap üstüne azap ekleyeceğini. ben gülten'i dosttan başka hiçbir gözle görmedim. yusuf olmak istedim sadece uzaktaki sevgilinin kör kuyularında. ama o benim züleyha'm olmadı. olamazdı. herkes kendisi yaratıyordu züleyha'sını. sevdim onu. adını vermeyeceğim şimdi burada. hem de ölümümden bunca zaman geçmişken kimse benim sözüm yüzünden incinsin istemem.

umut ilke k
(engin akbaba):
benim kaderime yazıcılık düştü. ben biçmedim hiç kimseye hiçbir acı. daha çok acı çekerdi bu öyküdekiler belli. kırdım kalemimi. ateşe attım. sustum.

bitti.
2006 yılı mayıs yarısı.
antalya

*etek sarı, sen etekten sarısan.. malatya yöresi

yegane muhabbet efsanesi

yegâne muhabbet efsanesi

-merhabalar ibrahim,
- merhaba mevlüt gardaş
-hayırdır şapkanı yıkmışsın kaşın üstüne tozanlı köylükleri gibi. derdin ne ola ki?
-ah sorma derdimi, öyle umarsız ki?
-hayırdır de hele, vardır elbet bir çaresi?
- yok be gardaşlık yok.
- dert anlatmadan çare bulunduğu nerde görülmüş?
-doğru diyorsun amma o çaresi olan dertlerdendir gardaşlık, dedim ya benim ki bir umarsız dert.
-dün kasabaya gitmişsin zorta kazımla he mi?
- he ya?
-nettin kasabada?
-hiç.
- onca zaman bir hiç için mi beklediniz. geç gelmişsin epey.
- he ya
-içtiniz mi?
-içtik biraz.
-daha başka
- yok daha başkası
-nerde içtiniz?
-devecili ömer’in meyhanesinde.
- hımm güzel karılar bulunur orada da
-of ulan be… off!
-hayırdır, için yanar gibi çektin ofu.
-yanmasında ne yapsın gardaş.
-de hele
- meyhanede bir kız gördüm ki deme, içim aktı.
-deme
- he ya, dedim bile. öyle bir bakıyor ki, sanırsın gök yüzü.
-deme
- he ya, dedim bile. gözlerinden yıldızlar dökülecek sanırsın.
-deme
- he ya dedim bile. saçları orman yangını, omuzlarına akıyor.
- deme
-he ya, bir burnu var, düzlükte koşan bir deli kısrak… bıraksan bin bir renk çiçeğe konacak arı, bıraksan…
- deme
-he ya, hele gerdan çukuruna ne demeli. aha şu bizim köyün tekmil erkekleri ölseler o çukura gömülmek diler. bir gerdanlık takmış ki sorma. tüm muradını almış bir peri kız gibi salınıp duruyor meryem’in ince boynunda.
-adı meryem miymiş?
- ne bilem adamın meryem diyesi geliyo. gara kaş gara göz. bakışında insan tüm günahlarından arınıyor.
-sormadın mı?
-soramadım, dil mi kaldı bende. unuttum bildiğim bütün kelamları.
- deme
- he ya bana yeni bir dil bağışladı. onu gördüm göz eski gözüm değildi.
-esas mı?
-valla, aha şu yürek diye taşıdığım bunca zaman, anladım ki yürek değilmiş. nasılda çarptı, nasılda sığmadı göğsüme.
-derdin büyüğüne düşmüssün ibrahim.
-deme mevlüt gardaş.
- he ya dedim bile.
- maytaba alma beni, lavet geçerek.
- olum lavet geçilmeyecek adam mısın?
-deme
- dedim bile, bak bana ibrahim. meyhane garısından adama karı olmaz. olsa da çocuğuna ana olmaz. olsa da sende o karıya yetecek para bulunmaz.
-deme gardaşlık,
- dedim bile. sen bir garip çingenesin, gümüş zurna neyine ibrahim. bak merketin veli’nin kızı hayriye havgalı sana. sende biliyorsun. sana karı, anana-babana gelin olur.
- ahh ahh, içimdeki yangını bir bilsen, salacağın suyunun altına dursam zemrehirde soğumam.
-neydeyim ben hayriye’yi. bu yüreği yakan odun hayriye’nin ormanının odunu değil gardaşlık.
-bak gardaşlık, tilki deliğine sığmamış ardına birde çalı bağlamış, derler. senin başında koca bir fukaralık var. rençper adamsın. tarla bu sene verdimi fare deliğinde ölmeden bir kış geçirirsin. mevsim kurak gitti mi itten rezil olursun. tuz, gaz, gübre her sene zam alıyor üstüne. senin buğdayın, pancarın her sene aynı para. bu halde ki adama sevmek günah. hele hele kasaba karısını sevmek hayli günah. senin ki daha da beter. meyhane karısı.
- gönül bu mevlüt gardaş, ne desen kar etmiyor.
-garibanın gönlü mü olurmuş be biçare. ne demiş atalar, gelin halince salın, demişler. hemi de doğru demişler. hemi de en iyice demişler.
- ne yani ölek mi biz.
-ölsen iyi edersin ama ölmek dileyince de ölünmüyor ki. allahın verdiği emaneti taşıyoruz mezara kadar.
- ben mezara da sığmam bu yürekle.
-aklını başına devşir ibrahim kardeş. deveyi yardan uçuran bir tutam ottur, derler. gerisini de ben diyeyim, erkeğe bela getiren yüz gram ettir.
-deveyi yardan uçuran bir tutam ottur, erkeğe bela getiren yüz gram ettir, he mi?
-afferim bak. aynen öyle. kıçında don yok rüzgara karşı işiyorsun ibrahim.
-vallah mevlüt içim yanıyor, içim. of çekeceğim ki deme gitsin. ama ar ederim, utanırım ki sorma. derler ki, poducun ibrahim meyhane karısına yürek düşürmüş, derler ki halini bilmeden hasan dağına oduna gitmiş.
-hemi de derler. sıpayı görmeden eşeğe binmiş derler. horozu görmeden cücüğe durmuş, derler. hemi de kitabın orta yerinden konuşmuş olurlar.
-bu akşam da gideceğim.
-kasabaya mı?
- heee.
-yapma ibrahim. nice avratlar var en pehlivanını bile sırt üstü yatırır da tuş eder. o pehlivanların karnı güneş gördümü bittiği andır. bir daha kalkamaz. yok olur evi ocağı.
- mümkünü yok gideceğim.
- elde yok avuçta yok, baban ihtiyar. iki keçi bir ineğin bağlı ahırda. onları da satıp bir karıyı seyretmeye harcama. adın bi çıkarsa, yalvarırsın allaha ki canım niye çıkmadı diye.
-içimi bana sor mevlüt gardaş, ava giden tazı gibi koşuyom içimde. nefes nefese kalmış it gibi koşuyom. içimde bir çırpıntı var ki sorma. kafese atılmış şahin gibi yüreğim. parçalayacak göğüs kafesimi. hele bir beli var meryem’in . sanırsın ki dar geçit bir cennet diyarından diğerine.
-demedi deme gardaşlık, kötü evlat adamı maldan eder, kötü kız adamı namdan eder, kötü karı adamı candan eder.
-nerden bildin meryem’in kötü olduğunu?
- kötü olmasa meyhanelerde iki içki söyleyene kalça kıvırıp naz, niyaz eder mi? meyhane karısı köy odasına benzer gardaşlık, gireni çıkanı belli olmaz. dersin ki köy odasının sahibi muhtardır. yanılırsın. onunda gitme vakti gelir. başkasına devreder hem mührü hem odayı.
-tövbe de mevlüt, tövbe de.
- desem de böyle, demesem de.
-of ulenn, offf.
- bak senin ki geliyor. zorta kazım. seni meyhaneye götüren deyyus bu değil mi?
zorta kazım: selamın aleyküm ağalar.
mevlüt: aleyküm selam kazım.
zorta: ne işliyorsunuz öyle damın gölgesine çömelip de?
mevlüt: neydek. aha ibrahim’le gonuşuyoz.
zorta: ne gonuşuyonuz hele?
ibrahim: yoooh öle havadan sudan. ben gasabaya gedecedim de. gelin mi mevlüt gardaş diyodum.
zorta: neydecen gasabada len deyyus. tatlı mı geldi gasaba.
ibrahim: yoooh. evde bişeyler hacet olmuş da onları alacadım.
zorta: yohh yooh. sen leyla’yı görecenn. biliyom.
ibrahim: leyla mı adı?
zorta: haahhahaha... demdim mi ben. senin derdin hacet macet deel.. sen leylayı görecen.
melüt:ne var var leylayı göreceğse zorta. erkek adam deel mi? görür ya da görmez. bırak alını morunu. geriçek sorunu. yoksa düşünmem sonunu. heyyt.
zorta: hop yavaş gel bozacının mevlüt.
mevlüt: yavaş gelmezsem ne olacak lan zorta.
zorta: abi celallenme hemen. ben derim ki, kel osman’ın halit yar etmez leyla’yı ibrahim’e. leyla belalı bir adam çakıllı köyü’nden. onun sermayesi leyla.
ibrahim: doğru konuş kazım bilader.
zorta: doğrusu bu ibrahim’im. sen ne kadar yanarsan yan. minderini altından alır hemi leyla hemi kel osman’ın halit. kendini birde bakmışsın bir kamanın ucunda böğürürken bulmuşsun. beni hiç bulaştırma böyle işlere. 300 kaymen varsa git halit’e, leylayı versin sana bir kaç saat, ama bu işin veresiyesi, pancar parası falan olmaz ona göre. ha içelim de belki biraz güzelleşiriz. dile türkü, yüreğe neşe düşürürüz dersen eyvallah. lakin gerisi beni aşar. hadi size eyvallah.
mevlüt: ilk kez doğru konuştu zorta deyyusu. o bile senden akıllı. karga bile biliyo pisleyeceği çanı.
--ibrahaaaaam sığır geldi, gel, gel…
-hadi aslanım ibrahim’im baban bağırıyo. kalk git evine. yarına bişeyin kalmaz. gasabaya falan da gideyim deme bu akşam. yarın bakarız aynı derttesin. akşamına beraber gideriz. he aslanım. sıkma canını. hadi bende eve varayım. sana eyvallah.
- hay sizin sığırınıza da ibrahim’inize de, içim yanıyor offff ulen offff.
***

ibrahim’in gönlüne düşen sevda anlar mı laftan. siz de bilirsiniz ki sevda bu, anlamaz. anlamadı da. geç vakit kasabaya vardı. içtikçe ibrahim, leyla göz süzdü. coştukça ibrahim, leyla kalça kıvırdı. ibrahim babasının kefen parası diye sakladığı parayı savurdukça leyla nazlandı, niyazlandı. bi ara geçti kendinden ibrahim, bağırdı. alıp da kaçırmak istedi leylayı. kaçırıp da deveci düzüne düşürmek. düşürüp de izini kaybettirmek. kaybettirip de o güzel leylan’ın muradına ermek. kaptı bileğini leyla’nın. ibrahim bir zayıf adem oğlu. allah iş vermiş, çalışmış ama aş vermemiş ki kursağı dolsun, bünyesi tavlansın, etlensin. bir yumrukta indi yere. üç beş kişi tepindi üzerinde. sonra ne oldu nasıl oldu bilinmez, bir kama karın boşluğundan ilkbahar yağmuru gibi girdi. yüüznde bir ekşime görüldü ilkin, sonra bir gülümseme, bir rahatlama…. iki yana düştü koları. gözleri bir boşluğu çağırır gibi. ibrahim uzandı yere yüzükoyun. dudağından kan sızarken mutlu bir tebessüm yayıldı yüzüne. halit ve adamları topu topu üç gün kaldı karakolda. sonra da kimin öldürdüğü bilinemedi ibrahim’i.
leyla, başka bir kasabaya gitti. hala göz süzüp kalça kıvırmakta. nazlanıp niyazlanmakta. yakmakta erkeklerin yüreğini. yıkmakta ara sıra evleri ocakları. mal gibi alınıp satılmakta kirli tezgahlarda. kadınlığın yazgılarından birini yaşamakta. üç kuruşa peşkeş çekilmekte erkeklere. leyla bu durumdan mesut mu bilinmez ama mesut görünmekte. hayalinde istanbul yosmalığı... ama ha yaşlandı ha yaşlanacak. meyhanelerden kesildi mi nasibi, otoyollara düşecek üç kuruşa… bundan ki, almalı bugünlerde vesikayı. en azından sigortası olur emekliliği. garanti bir işi…
halit, önce tövbe edip hacıya gitti-geldi. sonrasında, namaza niyaza adadı kendini. daha da çoğaltıp imanını, cami yaptırma ve yaşatma derneği kurdu. topladığı paralarla ufak bir mescit yaptırdı. açtığı kuru gıda toptancılığı dükkanını da bu paradan artanla kurulduğunu söyleyenlerde yok değil, günahı söyleyenin boynuna. allah gıybet edenlere büyük azaplar yüklemiştir.hacı mürteza’nın 14 yaşında ki kızını kendine karı etti. daha sonra işleri büyütüp belediyeden su ve yol ihalelerini aldı. sonra doğudan bir 15’lik kız daha getirip ikinci karı olarak koynuna soktu. ne hacı mürteza itiraz etti duruma ne hacı’nın kızı. şimdilerde halit ermişoğlu ve ortakları koll. şti’nin münferit müdürü, hacı halit bey.
mevlüt,
bulunca yiyor. bulamayınca şükrediyor. bağdat’ın köpekleri gibi.
zorta kazım:
son dolandırdığı adam, deveci savcısının ahbabı çıkınca hapse girdi ilkin. sonra birkaç dolandırıcılık sonrası parayı bulup istanbul’a kaçtı. yapımcı olmuş. dizi çekiyormuş televizyonlara. birde sosyal demokrat bir partiden belediye meclis üyeliği yapıyormuş. adı, bir daha ki seçimlerde milletvekili adayı olarak geçiyormuş.

2007- antalya
engin akbaba