*kendini martılarla bir tutma...senin kanatların yok...
gözlerindeki yaşı çoğaltarak konuşmaya çalışıyordu genç kadın.yüreğini yangın yerine çevirdiği belliydi bir ızdırabın. yüreğindeki yangının dumanı göğüne ağmış bütün mavisini katrana boyamıştı. güneş kararan gölgeleri uzata dursun, maviden mora çalınan bir hüzün gezinmekteydi antalya körfezi'nin dipsizliğinde. kanza parkı'nda, falezlerin üstünde sonsuzluğa açılan kapının eşiğinde durup martıların çığlıklarına karıştırıyordular yüreklerindeki o ışık sızdırmaz karanlığı. adam bir sigara yaktı, kadına uzattı. bir sigara da kendisi için yaktı. kadının gözlerinden akan yaşlar makyajı ile birlikte, o akdeniz'in dipsizliğinde gezinen, çığlığın sese durduğu, keskin kılıçlar gibi titrek hüznü bulaştırıyordu göz çukurlarına ve yanaklarına.
"yüreğimde" diyordu. birleştirdiği parmakları ile sol memesinin üstüne vurarak "işte burada!" tekrar iniyordu kaynaşan bulutlar gibi hazır bekleyen gözlerinden yaşlar, avurtlarında kristalize bir tarih birikiyordu sanki. " beni" susup kelimeleri özenle seçmeye çalışırmış gibi düşünüyor,ses acılaşıp boğazına düğümleniyor, sözcük kılıfını giyerken acemi bir aşığın ilk öpüşmesi gibi titriyordu. "o, beni hiç anlamadı." sanki bir hırsız gelmiş ve almıştı şimdiye kadar biriktirdiği her şeyini. sadece biriktirdikleri değil biriktirmeye çalıştıklarını da kaybettiğini hissettikçe içindeki fırtınaya bir yenisi ekleniyordu çığ gibi büyüyerek. falezlerden atlayıp akdeniz'e karışmak istiyordu...sessizce...ummana düşen bir yağmur damlası gibi kabullenmek bütünle birleşmeyi bu çaresiz anda.
*/..... kendini martılarla bir tutma....senin kanatların yok ..../
eski bir dostunu avutmak düşmüştü bu kederli adama... ama elinden sadece onu dinlemek gelebilirdi... başka hiçbir ilacı yoktu yürek yangınına, bir damlacık su serpecek bir el, bir nefes olsa.... ah bir olsa... araf'ta olmak, cenneti cehennemi bilip de kederli yüzlerle ahu zarlara ve mutluluklara bakmak... o çıldırtıcı dengede kalmıştı genç adam... bilmek lanetliyordu insanı... kendi yangının çatal dilleri ile fışkırttığı alevlerle yine kendisinin boğuşması gerektiğini bilen adam susup kadının anlatmasını bekliyordu. akdeniz'e kızıl bir akşam iniyordu. yakamozunu yitirmiş suların o bildik çığlığı yayılacaktı birazdan martı kanatlarından arınmış yıldız yıldız kamaşan gökyüzüne....
"her şey bir masal gibi başlamıştı." diye devam etti. "onun gözlerine bütün bir ömrümü gömebilir ve dipsiz maviliğinde bütün arzularımdan, günahlarımdan sıyrılarak yüzebilirdim." durulmuştu ağlaması kadının; oysa daha geride bir çok göz yaşı vardı sırasını bekleyen. boğazını yakan o acı, ses olmaya, sesler yüreğinden sökülüp gelmeye başlamıştı." elimi tuttuğu anda, kalbim bombardımana uğramış savaş kentleri gibi titrekleşiyor, sonra cesaretlenip yaşama, onunla yaşama umudunu çelikleştirip, bir imana dönüşüyordu. düşlerimin en ortasına koydum onu hep. o, benim ışığımdı ve ben onun etrafında dönen bir pervane... şimdi karanlıklarda kaldım... çığlık çığlığayım da sesimi duyan yok; çünkü ses olup söz düşüremiyorum hiçbir iklime. ben onda kendimi, geçmişten getirdiğim yaraları saran elleri bulmuştum." nefes almak için sustu. konuşacak gibi oldu ama konuşmadı. susup akdeniz'in bağrında ırayan ve yayılan mor hüzne dikti gözlerini... adamın hiç beklemediği anda ve bakışlarını sapladığı sonsuzluğun bağrından çekmeden konuşmaya başladı "ben, ona kendimi, ömrümü üç senemi, ömrümü diyorum; çünkü üç sene öncesinde benim bir yaşantım yoktu, vakfetmişken o son dört aydır başka bir kadın ile yaşıyormuş. nefret etmiyorum ondan bunun için ama içimde bir kızgınlık var ki çam ormanı yangını gibi büyümekte. aldatılmak düşüncesini hazmedemiyorum."
düşünüyordu adam kadının söyledikleri üzerine "gerçek, insanın idrak ettiği kadarmış buna bir kez daha iman ettim. dört aydır aldatılıyor gülten ama dört aydır mutlu mesut çılgınca bir heyecanla yolunu bekliyor sevdiği adamın ve onun yarattığı cennette aşk sarhoşu gibi dolaşıyordu. o cennet, sevgilisinin kendisini aldatmasını öğrenmesi ile birlikte hemen bir cehenneme dönüştü. gerçek tamamen bilinenden ve algılanandan ibaret. sevgilisi aldatmamış olsa ve gülten, onun aldattığı zannını taşısa ortada maddi bir gerçek olmamasına rağmen yine içinde cehennemi taşıyacaktı. nietsche, idrakın kabuk ve çayırından beslenmek, derken ne kadar da haklıymış meğer. evet insanın dünyası idrakının kabuk ve çayırlıkları ve o çayırlıklardan beslendiği kadardı. bunu anladığı zaman kendisi karanlıklara düşmemiş miydi? ama gülten'e anlatmanın ne faydası olabilirdi ki, içinde oluşan o dipsiz çukurları molozlarla, sözcük ve düşünce molozlarıyla doldurmaya çalışıyordu sadece ama bu onun yaralarını azdırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
denizde pul pul bir akşam yanmaya başladı. lara sahilinin ışıkları çoğaldı önce, sonra dindi martıların amansız yakarışları. sanki tanrı elini eteğini çekmiş olup biteni izliyordu günün bu saatinde akdeniz'de. şimdi sunturlu cümleler düşürmek belleğine hiç işine gelmezdi genç adamın. durup zamanın tadına varmak gerekti. palmiyeleri nazlı bir rüzgar okşuyordu çöl ikliminden uzakta. bir vaha değildi elbette durup da akşamın kızıllığına yaslandıkları yer. kanza parkı'nın ışıkları karıştı uzayın dipsizliğine. evren bir sanrıdan ibaretti tanrının zihninde. bunu biliyordu genç adam ve ilk kez şuanda rahatsız olmuyordu bu bilgisinden. tanrının kurguları olmak ve onun kurgularıyken tarihin şu nazlı akşamında denize açılan balıkçı takalarının pırpırlarına kabaran kulaklarının memelerine değmesi akdeniz melteminin bir düşü bile cennet etmeye yetiyordu. ıslak gözleri alaca karanlık da daha da belirsizleşmişti gülten'in. sahi, bir gidişe ağlayacak ne vardı ki. her gidiş aslında yeni bir başlangıç değil miydi gidenin ve geride kalanın hayatında? eskiye bağlı olmak, yaşam kaynağını eskiden almak, gelecekten korkuyor olmaktan başka bir şey değildi aslında bunca göz yaşına sebep. her anı, yaşanılan her an yeni bir kazanımdı tanrı'nın oyuncakları için ve herkes en fazla tanrı oyuncağından sıkılıp da onu artık hatırlamak istemediği bir rafa kaldırıncaya kadar çoğaltabilirdi anılarını. her doğan bütün hataları yeniden yaparak başlayacaktı bu kör dövüşü oyuna, aşk ise bu oyunun en acımaz durağı idi. bu duraktan geçebilme kabiliyeti kadardı insanın hayata tutunabilme gücü. bir ateşti ki o, o ateşte ya daha da çelikleşerek çıkardı insan ya da yanar kül olurdu. pişmek ile kül olmak arasında ince bir çizgiden başka bir şey yoktu. genç adam tadına varmıştı anın, içindeki yangını tatlı bir söz gibi yalıyordu denizde çoğalan ışıkları ile antalya körfezi.
**/.......vakit öyle akşam öyle akşam ki..... bağırsan duyacağım....../
metin kendi dünyasına dalmış, gülten koyulaşan gecenin bağrında bir gölge gibi kalmıştı. daha bu sabah, bakkala sigara almak için gidip de paranın üstünü almayı unutunca bakkal hüsrev, aşık mısın oğlum metin, demişti de metin içinde bulunduğu cendereyi anlatıvermişti bir çırpıda anlatmasa yüreğinin kabı parçalanacaktı. oğlum, dedi bakkal hüsrev, yakın gözlüklerini çıkarıp, uzak gözlüklerini takmadan ama uzağa bakarak. kararan bulutların rahminde sürgün bir bebe uyur, vurmak için aşka düşmeye meyilli kadınların camına gülücüklerini. oysa o kızlar gökten gelecek sürgün bebenin değil kendi karanlıklarında sakladıkları yusufların derdindedirler. her kadının arzusu, ışık sızdırmaz karanlıklarından çıkacak, özünden kopacak yusuf'u bulmaktır.ve bir kadın bütün uğraşını yusuf'u için verir, onu özler, arar onu, onun için ağlar ve yüreğinin her aktığının yusuf'u olması için taptıklarına yalvarır.. bulduğunun yusuf olmadığını anlayınca bir daha o erkeği sevebilme şansı, o erkeğe aşık olabilme şansı yoktur. aslında kadının aradığı başkası değildir. başkasında kendisini arar kadın, kendinin kılıf biçemediği o karanlık kuyuları arar. o karanlık kuyularda kabaran yalnızlıklarını ona yansıtacak olanı bekler. bilmez ama yusufların onun karanlığından türediğini, isterse herhangi birine yusuf donu biçeceğini bilmez. sana yusufluğu çok gördü ise, sen de kendi karanlıklarından gelen sürgün düşlerini bulamadı ise, artık o kadının sana aşık olma şansı kalmamıştır. sen, onun yusuf'u değilsin metin.seni bir erkek gibi sevme ihtimali yok artık o kadının.
şimdi gülten kaybettiği yusuf için mi ağlıyordu? bunu düşününce birden irkildi metin. asla!yusuf, kadının kendisini başkasında görme arzusudur. ve bu karşıdaki erkekten değil, kadının kendi karanlıklarından beslenen bir tutkudur. yusuf, o koyu karanlıklarda gezinen ve asla siması bilinmeyen, kadının kendine en yakın bulduğu, bulacağı ve bir çok yanını gölgede bırakan kişidir. birini yusuf diye bağrına basar, o ,içindeki karanlığın arzularını bilme isteğinin neticesinden başka bir şey değildir oysa.
gülten, ağlamaktan ve konuşmaktan yorulmuş, akmış makyajı ile gecenin insafına sığınmış, binbir şekil değiştiren bir acının eşiğine oturmuş zikir çeker gibi derin nefesler alıyordu. şimdi, söylenecek her söz onu derinden etkilemek için yeterli olabilirdi belki. "gülten" dedi. kız, suçlu bir çocuk gibi kaldırıp bakışlarını metin'in yüzüne dikti. ama metinin içinde o harman yerine bırakılmış gibi azgın ve başka bir kadın için yanan ateşi göremedi. "gülten, giden yusuf değildi. yusuf senin koyu karanlıklarında, o senin içindedir." diyecekti vazgeçti. tekrar "gülten" dedi. kız uzun bir "hııı" çekti sesinin buğusundan çıkıp evrenin karanlığına karışan. "seni anlıyorum." oysa doğru dürüst dinlememişti bile onu genç adam. "sağol, beni dinlemen bile yeterli idi." hafiften artan yalnızlıklarına bir de acı bir rüzgar eklenmeye başlayınca kalktılar oturdukları yerden ve kendilerinin tek kişilik yalnızlığına yollanmak için aynı duraktan farklı dolmuşlara bindiler.
üç ay kadar sonra tekrar kale kapısında tesadüfen karşılaştılar. gülten, yeni bir sevgilinin huzurlu düşlerine teslim ettiği kalbini yumruklamıyordu artık. oysa kadının yüzünde gezinen o hafif hüznü görememişti. "son yüz yılda kimse aşk acısından ölmedi." dedi yarı alaylı bir tavırla genç adam. gülten, biraz mahçup "intiharın eşiğine çok geldim ama mehmet alıp çıkardı beni bu karabasandan" "intihar, aşk acısından ölmek değildir. o, içindeki aşkı öldürmektir. hem de kalleşçe." daha sonra ayrıldılar. ikisi de kendi yoluna gitti.
gülten:
son karşılaşmalarından üç ay sonra yeni sevgilisi mehmet ile nişanlandı. evlilik hazırlığı yaparken, yatak odası takımının rengi konusunda anlaşamadılar ve anlaşmazlıkları sonucu çıkan tartışmanın büyümesi neticesinde nişanı attılar. bir yıl sonra ayhan'la evlendi ve kahverengi bir yatak odası takımını aldılar.hala yusufu'nu aramakta ve bazen kahverengi mobilyalı yatak odasında başını düşürüp yastıklara gizlice ağlamaktadır.
bakkal hüsrev:
bağ-kur'dan emekli olduktan sonra bakkalı oğluna bıraktı. oğlu ise bakkalı büyütüp market yaptı. kocaman bir "veresiyemiz yoktur." yazısı astı. tezgah altından porno film ve esrar da satmaktadır.
metin:
son görüşmelerinden yirmi üç gün sonra, bir kasım akşamının sise durduğu ve bağırsa o uzaktaki sevdiği kadının duyacağı bir vakitte kendini martılarla bir tutup falezlerden aşağı bıraktı. uçtuğunu hissettiği bir anda, ömrünün koyaklarına sığınmış kanadı kırık bir martı ile göz göze geldi.cesedi üç gün sonra konyaaltı sahiline teslim oldu. bazı uzuvları balıklar tarafından yenilmiş olmasına rağmen dudağının kenarında aslı duran tebessüm hükümsüzdü.
metinin sevdiği kadın:
hakkında malumatı yok hiç kimsenin. kimdir, nedir necidir.....
sevim:
metin öldüğünde en çok göz yaşını o döktü. oysa metin onu sadece komşu kızı sanıyordu.
umut ilke kurtuluş:
bu öykünün yazarıdır. ama kendisi öykünün neresindedir bilmez.
martsonu '06 antalya
* attila ilhan, ağustos çıkmazı, şiirinden
İKİNCİ KISIM:
senin kanatların yok düşersin yorulursun/2
gözü geze yatırdı ismail, on adım kadar ötedeki hicran'ın başı arpacık kadar küçüldü. mesafe ıradı. nefesini tuttu. tetiğin boşluğunu aldı. bütün vücudu tere batmıştı.hicran gamzelerini çıkartmış konuşuyordu fısıltı ile. sonra namluyu azaba çevirdi. azap yeni terlemiş bıyıkları ile ışkın bir oğlancıktı daha. arpacığın üstünden tam alnını gördü alinin.yüzünü dipçikten ayırdı. boşluğunu aldığı tetiği geri bırakıp kafasını kaldırdı. hicran'a son kez baktı uzun uzun. tekrar gözünü geze yatırdı, hicran'ın sol memesini hedef aldı. tetiğin boşluğunu kontrol etti.
dört yıl evvel, hicran daha on üçüne basmamıştı. ismail ise on sekizinde delikanlı. kazım ağaya azaplığa durduydu o sene yirmi beş teneke buğdayına. bir çift ayakkabı ile bir takımda elbise almaya söz verdiydi kazım ağa. askerlik var önünde. cebi de belki para görürdü. daha kıştan bahara geçmeden başladı azaplığı. ahırda, dağda, tarlada, tapanda, bağda, harmanda, orakta çalışacak eti kazım ağanın olacak düşleri kendinin. kış girerken sayıp ayıracaktı yirmi beş teneke buğdayını helalinden. o sene mahsul bol oldu. gece gündüz demedi çalıştı. malları güttü. orağı gördü, kavakları suladı, yoncayı biçti, tarlaları sürdü, harmancılık etti... yaz sonunda bir esmer oğlancık oldu çıktı ki sorma. aha görenler araptan kaçmış desin .yattı kalktı kazım ağanın evinde. sofrasında yemek yedi. helali var kazım ağanın aha bir kerede sofradan ayırıp da "sen de başka yerde ye"demedi. hep "ben seni azap değil, oğul tuttum ismail" derdi. o sene kazım ağa büyük kızı güzelce'yi gelin edip yolladı. geriye kaldı elif'le, hicran... elif nişanlı, hicran daha küçük...
kış olunca istanbul'a çalışmaya gitti ismail. sağmacılar'da, bayrampaşa'da yattı kalktı köylülerinin yanında. inşaatlara beton çekti. lağım eşti.tuttu parayı elinde; bahar gelirken getirdi babasına verdi. kazım ağa "gel ismail" dedi, "bu sene de bana azap dur. hem ben seni azap değil oğul tutuyom." "gayrı azaplık yeter dediyse de kıramadı kazım ağayı durdu yine...
hicran büyümekte... on dörtten çıkmış on beşe girecek kız. uzun kara saçları beline inmiş...tarlada tapanda yan yana... yana yana dolaşıyor ismail. içine bir ateş düşmüş ki düşman başına... amanın gardaşlar bu nasıl şey böyle...
"hicran, bana varın mı kız?" dedi de hicran "heee" deyince düşüp bayılacaktı nerdeyse.
celbi geldi, erzincan'da acemilik ver elini bingöl sonra... biter mi on sekiz ay... hele sevda çekene... biter be ismail, dert etme!!! hicran var seni bekler. hicrandan da iki satır şey geldiydi acemilikte, ustaya geçince kesildi mektubu. her posta gününde içi içine sığmaz oldu ismail'in ama adı okunmadıkça delirecek gibi olur... on sekiz ay biter mi yari olana? biter be ismail.. sen aklını yüreğini kavi tut...
bitti de... bitmez olaydı...köye geldi, durdu duramadı; kazım ağanın evine gitti. hicran'ı aradı gözleri.. kız bir görünüyor sonra aniden kayboluyor. "hoş geldin" bile demedi. yüzüne bile bakmadı ismail'in... işin aslını akşam anasından öğrendi. kazım ağa, ismail askere gidince emicek hasan'ın oğlu ali'yi azap tutmuş. "ahhh" dedi. yandı içi. "aliylen hicran..." dedi anası sustu kaldı. daha da bir şey sormadı ismail. aklındaki yüreğindeki sıkıntıları kovmak için deli gibi çalıştı o yaz. ırgatlığa gitti. dağdan odun kesti.. hızarda kavak biçti.. ama sustu. konuşmadı kimseyle.. susma ismail. sustukça çoğalır yaraların, konuşmadı inadına sustu. bu inat kime ismail. kendi de bilmez ama susar... içinde kocaman bir yangın... aahhhhhh!!!!
düşümde de gördüm telli turnayı
aklıma da koydum damat olmayı
hicran seni gelin edip almayı...
sen de gittin bir soysuza yar oldun...
"hicran kavlimiz bu muydu?" "ben ali'yi seviyom" "essah mı?" "heee essah" "beni de seviyodun hanı ?" "ne bilem, şimdi de ali'yi seviyom" "seneye gine size azap dursam beni yeniden sevecen mi?" sustu kız. yüzünü indirdiği yerden kaldırmadı. bir şeyler diyecek oldu. demedi. arkasını dönüp ağlayarak kaçtı gitti.
ismail'in diline kocaman bir "gahbe" lafı düşecekti ki düşmeden kovdu lafı; kendine kızdı sonra. duramayacaktı artık bu köyde. yaz olmasına, ırgatlığının para etmesine aldırmadan vardı gitti istanbul eline. gitti ya içindeki yangın daha da büyümekte. hicran bu kadar içindeyken ondan uzak olmak becerebileceği bir iş değildi. seviyor muydu, nefret mi ediyordu kendisi de bilmiyordu. bazen çıldırırcasına seviyor yüreği parçalanacak gibi oluyor, bazı vakitler de ise içindeki nefret gözü dönmüş bir caniye çeviriyordu onu . iki hafta durdu duramadı gerisin geri düştü yollara . bir sabah vakti girdi köye. anası da babası da sormadı niye geri geldin diye. bilirler onlar da ismail'in yangınını. günlerce gizliden hicran'ı takipledi. hep koca muharrem'in cevizin altında azap ali ile buluştuğunu anladı. konuşmalarını duydu, kudurdu... ahhh içindeki yangın bir sönse... gülüşmelerini gördü daraldı... ah yüreği bir genişlese... ne yangını söndü ne de yüreği genişledi..
bu sabah geldi pusuya yattı buraya... biliyor ki gelecekti aşıklar. vuracaktı kahpeyi yüreğinin tam ortasından. boşluğu alınmış tetikteki parmağı titremekteydi. sırılsıklam olmuş vücudu ile sanki bir orman yangınının içinde kalmıştı. bu işkence bitsin istiyordu artık. dokundu tetiğe. önce bir silah sesi yankılandı göklerde, sonra kuşlar uçuştu nereye gittiklerini bilmeden. daha sonra hicran'ın yüzündeki gülücük asılı kaldı; elleri usulcacık iki yana düştü. boş bir çuval gibi devrildi gitti nazlı nazlı süzülen bedeni. yolunu bulmuş bir kızıllık sızdı otların arasına. azap ali şakın bir halde ne olduğunu anlamadan donup kaldı. ah cehennem azabı, gözünü açtığında aşıkların hala gülüşüp konuştuğunu görünce anladı silahın emniyetinin kapalı olduğunu. duyduğu gördüğü herşey günlerdir gözünün önüne bir kabus gibi dikilen şeyden başkası değildi. düşten uyanır gibi ovuşturdu gözlerini. uzaktan iki çoban itinin sesi geliyordu. tere batmış vücudu aniden soğudu. içini bir rahatlık, bir ferahlık zaptetti. ikinci kez silahına davranmadı bile. aşıklara biraz daha baktıktan sonra usulca kaydı saklandığı koyaktan cevizli dereye inip köye vardı. içindeki hicran'ı öldürdüğünü biliyordu artık. ve silahın emniyetini kapalı unutmasını kendisi ve aşıklar için tanrının bir lütfu olarak görüyordu.
birkaç gün daha kaldıktan sonra köyde. kendine bir çanta hazırlayıp antalya'nın yolunu tuttu. akrabaları vardı otellerde çalışan. pekala kendide bir otelde çalışabilirdi.ne zamandır gelmesi için ısrar ediyorlardı. yüreği bomboştu. geleceğe dair herhangi bir umudu ya da geçmişe dair herhangi bir pişmanlığı yoktu. bir sonbahar sabahı kepez üstünden salınan otobüsün ön koltuğunda girdi güzelim antalya şehrine.
elindeki adresle hüsrev emminin bakkalını buldu. tezgahta oğlu süleyman vardı. babasının evde olduğunu söyleyip ismail'in yanına çırağını verdi. babasının evine yolladı. bakkal hüsrev, ismail'i görünce çok sevindi. ona saatlerce köyden havadisler sordu. kazım ağanın kızı hicran'la aralarında olan vakayı bildiğini ama detaylarını anlatmak isterse dinleyebileceğini söyledi. ilk birkaç gün bu meselenin üzerinde konuştuktan sonra bu olayı unutmaları gerektiğini ikisi de anladı. bir daha aynı bahsi hiç açmadılar. ismail bütün kış hüsrev emminin evinde kaldı. ondan nargile hazırlamayı ve çekmeyi öğrendi. tavlasına ortak; muhabbetine dinleyici oldu. hüsrev emmi de ismaili bir oto galericinin yanında işe verdi. gelip gidenle ilgilenip arabaları yıkamaktan başka işi yoktu. hüsrev emmi tam bir aşk adamıydı. ve aşk üstüne bir çok meseli vardı. her meseli nefes gibi içine çekiyordu ismail. küçük bir çocuk gibi oturup dizinin dibine emminin kelamını ciğerine yollandırıyordu nargilenin dumanı gibi. kış aylarında iki katlı evin salonunda,hava iyi olduğunda ise evin bahçesindeki üzüm bağının altında;nargile fokurtusuna ve dumanına karışan muhabbetlerinden ikisinin de ayrı bir tat aldığı belliydi. kış iyice bastırıp da geceler uzayınca, dışarıda yağmurun borusu ötünce hüsrev emmi de evin alt katındaki salonda kendi borusunu öttürmeye bütün kış boyu devam etti. baharın gelmesi ile birlikte sağanak yağmurların arasından portakallar ve gece sefaları çiçek açtı. bütün dünya inanılmaz güzellikte bir kokuya kesti. genç adamla ihtiyarın aynı kokuları aynı yoğunlukta ciğerlerine çekmeleri ikisinin de yüreğinde geçmişten kalan bir yangının harlandığını belli ediyordu. ama ikisi de bu yangını söndürüp küllerle boğduklarını sanıyorlardı. belki de gerçekten boğabilmişlerdi. ama ne olursa olsun ikisinin de aşk üzerine belirli bir hassasiyetleri vardı.
"aşk"diyordu hüsrev emmi "ıssız bir çöldür. bir insan ne kadar tedarikli olursa olsun, bu çöle düştü mü bir müddet sonra çöle teslim olmaya başlar. yırtıcılar avlanmak için çölde gezinirler. akrep ve yılanlar gizliden gizliye kayar. her sabah kılık değiştirir çöl. her sabah kendini yeniden doğurur. hiç bir tepe hiç bir vadi diğer sabaha yerinde kalmaz, kalamaz. aşık düştüğü çölden kurtulmak için de çabalamaz. çölün delisi olur ve gezinip durur. onun aradığı şey maşuku değildir. o çölde kendini arar. bütün savaşımı kendine mal edilenle edilmeyen arasındadır. oysa o neyin kendine mal edildiğini neyin edilmediğini bilmez. maşuk önceleri bir serap gibi gelip karşısına dikilirken daha sonra bu serap kaybolup bunun yerine ilahi sesler oynaşmaya başlar. maşuk, artık aşıkın kendi uzuvlarından beslenen bir hastalıktır. ateşli bir hastalık . ama aşık içi yandığı halde bir damla suyu bütün aklı ve bedeni ile istediği halde kavuşunca suyu reddeder. bizim bir metin vardı. mahalleden. bir şair çocuk. maşukun kör kuyularından beslenen yusuf'un kendi olmadığını anlayınca bedenini kanza pakından falezlerden bıraktı bundan iki sene kadar evvel. oysa bilemedi ki hiç bir kadının yusuf'u kendisinin olabilme ihtimali yok. çünkü her kadın yusuf'una kendi ruhundan can üfler; eğer üflemeyi becerebilirse. ve can üflediği yusuf'unu arar . oysa onlar da bilmez ki aslında yusuf kendisidir" sonra uzun uzun metin'i anlattı ismail'e hüsrev. ismail metin'i duyumsadı yüreğinin taa ortasında. hicranı vurmak için pusuya yattığında nerdeyse namluyu kendi çenesine dayayacaktı. metini anlıyordu. hem de hüsrev emminin asla anlayamayacağı biçimde.
mayıs göğünde bulutların tomurcuklandığı bir akşam üstünde, metin'in kendini martılarla bir tuttuğu yere, kanza parkına gitti. deniz kokusunu sırtına yüklemiş bir rüzgar saçlarını yaladıktan sonra kentin yüksek binalarına çarpıp can çekişerek asfalta döküldü. martılar telaş içinde inip kalkıyorlardı oynaşan dalgaların üstüne. bir masaya oturup sigarasını körükledi uzun uzun. rüzgarla birlik içtikleri ilk sigara değildi bu. ama hiçbir rüzgar bu kadar asılmamıştı dudaklarından, bu kadar ıslaklık duymamıştı ruhunun derinlerinde. metin'in nerden atladığını bir türlü tahmin edememenin huzursuzluğu yayılıyordu içinde. yandaki masada yüzünde mor bir hüzün gezinen siyah saçlarını rüzgara bırakmış bir kadın gözlerini ufkun kızıllığına saplamış kendi dünyasında biriyle konuşuyordu. dudakları kıpır kıpır. gözünden süzülen yaşlar makyajını gamzelerine taşırken usta bir hüzünbaz olduğuna mim konduruyordu. elinde çay bardakları ile gelen garsona "kardeş buradan iki yıl kadar önce metin diye birisi kendini bırakmış, tam olarak nerden atladı biliyor musun acaba?" diye sordu. garson hatırlamaya çalışırmış gibi yaptı ama "bilmiyorum " dedi. çayı bıraktı. küllüğü boşalttı ve gitti. bu esnada yan masada oturan kadın, ismail'in masasına taşımıştı bile dudaklarının kıvrımında gezinen mor hatıraları. izin istemeden oturdu. ismail'in yüreğinde bir heycan fırtınası kol geziyordu. ilk defa bir kadın kendisine yanaşıyordu. hem de yabancı bir kadın. sonra kadının yüzünde gezinen mor bulutları fark edince endişesinin yersiz olduğunu anlayıp sevecen bir biçimde gülümsedi. onun gülümsemesine kısık bir "merhaba" ile eşlik etti kadın. sonra nereden başlayacağını bilmeyen ama mühim meselelerden dem vuracak bir ergen kızın sıkıntısı oturdu kadının yüzüne. sıradağlar gibi oynaşan mor bulutlar bu anlarda daha da çok karartıyordu gülten'in gözlerini. tekrar deminkinden daha canlı ama vurgun yemiş bir sesle "merhaba" dedi. "ben gülten. garsona sorduğunuz soruyu duydum. metin, buradan atlayarak intihar eden adam, benim en iyi dostumdu." sesinde tütün yorgunluğu vardı. ismail, büyük şehirlerin dolandırıcılarının methini duymuştu ama bu kadının dolandırıcı olabileceğine ihtimal vermeyip dinlemeye devam etti. "metin'le liseden beri tanışırdık. hatta diyebilirim ki ben ona lise de aşıktım ama o aşkın dostluğu öldürebileceği tezinden hareket ederek bana aşkını hep çok gördü. içimde ona karşı bu sebepten hep bir kızgınlık ve saygı olmuştur. çok geceler onun adını sayıkladım, onun için ağladım. onu bulduğum sandığım erkeklerle arkadaşlık ettim. yanıldığımı anladığımda geldim metin'in kapısını hep burada, bu parkta bu masalarda çaldım. beni dinledi, kederime ortak, göz yaşıma bilmeden sebep oldu. bilmeden diyorum çünkü ben hep onun için ağladım oysa ayrıldığım erkeklerin peşinden ağladığımı sanırdı. beni bir dostun ötesinde sevmedi. neden acaba?.. bunu hiç bilmiyorum. belki de haklıydı birlikte olmanın dostluğumuzu yok edeceği konusunda ama iyice dost olduktan sonra niçin birlikte olmadı, bana niçin sevgili gibi davranmadı, niçin daraldığımda saçlarımı okşamadı. bunun cevabını da bulmuş gibiyim aslında. onun aşkını başka bedenlerle yaşamaya çalışmış olmam hem beni hem de ona olan aşkımı lekelemişti metin'in gözünde. bu kesin bir yargı değil. sadece kendime reddedilen olmadığımı ispatlamaya çalıştığım zamanlardaki en dayanaklı cevap. en sonunda bir kez gördüğü bir kadın yüzünü kendi düşlerinde büyüttü ve onun adına 'aşk' dedi. sonra aşktan beslenen bir şiirin son sözcüğü gibi bedenini sonsuzluğa bıraktı.
aslıda /kendini martılarla bir tutma, senin kanatların yok/ dizelerini çokça okurdu. ben bu dizeleri bana söylediğini benim göğüne açılmak üzere olduğum erkekler konusunda daha dikkatli davranmam gerektiğini anlatmaya çalıştığını sanırdım. intiharından sonra anladım ki o bütün dizeleri ve cümleleri kendi için söylüyormuş" daha bir çok şey anlattı gülten. ismail merakla dinledi.
acaba gülten bir intihar taşıyıcısı mıydı? ruhunu bulaştırdıklarını çağıran deniz , onun hüznünden mi besleniyordu.
nisan sonu 2006
devam edecek.......
*senin kanatların yok/düşersin yorulursun..attila ilhan/ağustos çıkmazı şiirinden
ÜÇÜNCÜ KISIM:
*etek sarı, sen etekten sarısın...
çılgınca akan boz bulanık dereler durulmaya başlarken mayıs girmişti dağların arasına tatlı bir söz gibi. gelincikler kırılgan bir kızın titreyen dudağı olmuş gülümsüyordu. çiğdemler serilmişti eteklerine tepelerin.. hele yağmur mayıs toprağını ıslatınca aniden baş verdi renk renk çiçekler. ateşe çalan topraklarda yeşilin ve mavinin akıl almaz devinimi başlamıştı. incecikçe uzayıp, eğrilen. kıyam getirip secdeye inen yol mu ayırıyordu dağları, yoksa dağların ayrıldığı yerde mi ifa ediyordu ibadetini buradakileri memleketlerine bağlayan bu ince çizgi? sarı, pembe, yeşil, mor, kırmızı, mavi, turkuvaz...her rengin her tonu ile gülümseyebiliyordu dağlar. kelebekler sevinç taşıyorlardı kanatlarında doğanın uyanışına dair. bir türküdür. tutturmuş gidiyordu top yekün evren. evrenle birlik mırıldanıyordu hasretleri çoğalmış adamlar umut türkülerini. göz bebeklerini dikip düşlerinin ortasına.
sonrası... dağların menevişine katıldı akarsuların beyaz köpükleri. henüz ateşin ve kanın kırmızısı bulaşmamıştı mayısın renklerine. hiç bitmeyecek sandıkları, o hava sıcaklığının eksi 40'lara gerilediği kış gecelerinin içinden çekip çıkarmıştı bahar mevsiminin gülen yüzü onları. kış gecelerin dinmeyen çığlıklarından geriye baharın tebessümü kalmıştı bin renklerin tebessümü birlikte. bir kartpostal gibi önlerinde uzanan vadinin kenarına serilmiş yolun sırtına binip gideceği günleri beklemekteydiler. mutlaka gideceklerdi. ama bu dağlarda bıraktıkları acıları ömürlerinin kalan taraflarına yayarak, ama bayrağa sarılıp; hayallerini annelerinin kalbine gömerek.
antalyalı asteğmen ayhan, izmir narlıdere asteğmen okulundan geldi 10 ay evel. tezkeresine sanki asırlar var daha, takvim hesabında sadece 25 gün olsa da, her gün bir ömür gibi uzayıp durmakta. sabahın kuşluğundan akşamın alacasına kadar ömrünün dörtte birini yiyerek yitirmekte.
geceler imansız, geceler imlasız, geceler sadece kendine kıvrılan bir ünlem. geceler uzun.... her yıldızın altında bir canın uyuduğu, her yıldıza değen bir gözün olduğunu bilmek bu dağların arasında, küçük bir askeri birlikte takım komutanlığı yapan adamı avutmaya yetmiyordu. o, şayak kalpaklı neferin yurt diye bıraktığı toprağın en ucundaki kayadan ufka bakıyordu her akşam. yurt imlası bozuk bir özlem tümcesi gibi bağlaçlarla uzanıp duruyordu önünde. bu tümcenin nesnesi ayhan, öznesi aşktı. güneş , arkasında soluksuz bir karanlık bırakarak battığında türlü sesler ile nöbeti devralan gece hayatı lâl edip, boğazda düğümlenen harflere sabır kıyafeti biçiyordu. sabrın rengi griydi. cansız bir renk.tensiz bir ruh gibi. duman rengi. onun canı olsa ayhan'ın canını yakacaktı. sabrı besleyen bir ateş vardı. dumanı besleyen gibi. burada olmayan herkes buradakiler için vefasızdır. vefasızdır buradan uzakta atılan kahkahanın sarısı. vefasızdır şarabın ve aşkın kırmızısı. vefasızdır caddelerin parlayan ışıkları. bütün kadınlar vefasızdır asker olana.
imkânsızlıkların sabır elbisesi giyip yüreklerde duraladığı bu topraklarda ölüme karşı durabilmek için direnç gösteren adamların, bütün çaresizlikleri biriken hasretin büyüklüğü ile ilintili idi. ah birde sevdiklerinin yüreğine söz olup düşebilse, onlardan gelen bir sözcüklük sesin serinliğinde azaltabilseydiler içindeki hasret ateşini.
biliyordular ki, askerlik ne kadar silah, bot, karavana ve emir ise o kadar da hasretlikti. ve hasret biriktiren yürekler yoruluyordu ne kadar sabır denilen erdemi bir zırh gibi kuşansa da. gözyaşı her zaman pusuda hazırdı.
artık kadere daha çok inanmaya başlamış, tanrıya olan inancıda enikonu artmıştı. bütün alamlar anlamını teker teker kaybetmişti. kader denilen bilinmezin kucağında lam'ın koynuna girmiş elif gibi oturuyor ve yeni bir anlamı bütünlüyordu.lamelif: aşk ve özlem: gül ve ten: ten ve ruh: sen ve ben:gülten..... 4 yıllık karısı.... 14 aydır tenine hasret.
uğurlara inanmazdı ama gülten onun için bir uğurdu artık. ve onun uğruna yaşıyordu. biliyordu ki, gülten'in sevgisini yüreğinde duydukça hiçbir şey olmayacaktı kendisine ve birliğine. kendisine emanet edilmiş yirmili yaşlardaki, hayalleri ve hatıraları pırıl pırıl olan, gözlerinden sevda akan bu adamların herhangi birisine bir şey olmasını asla hazmedemez, emanete ihanet ettiğini düşünür ve hep kendini suçlardı. bunu biliyordu. sırf bu yüzden olsa bile gülten'in sevgisine ihtiyaç duyuyor ve her geçen saniye inanılmaz bir tutku ile gülten ile yaşadığı anlara bağlanıyordu. geleceğe dair planları, yaşama karşı hassasiyeti her gün yeni bir ayrıntı kazanıp çoğalıyordu. buradan ayrılıp da gülten'in yanına dönünce her şey çok daha başka olacaktı öncesinden. mesela artık bir çocuğu olsun istiyordu. kız ve ya oğlan fark etmez, gözlerinin elasında sevda düğümlenen, halkı ile beraber yaşayıp halkı ile duyan ve onlarla türküler söyleyip onlar için ağlayan bir bedene can vermek istiyordu gülten'in rahminden dünyaya armağan. can olup gül-tene düşmek, düş olup cana durmak....cana durup ten olmak, gül koklamak...
ve yürüdüler ateş üstüne... su verenleri yoktu…
****
gülten boğulmuştu yalnızlığın ortasında. bir ses. ah bir ses işlese kulaklarından akıp yüreğine. belki avutacaktı kana ve ateşe susamış yalnızlığını. yalnızlığın çatal dilleri ateş. yalamakta yüreğini. dur ey ateş! oynayamam şimdi seninle. bir kıvılcım yeter belli yeşilden kuruya dönmüş, daldan odun olmuş ağacı yakmaya. dur ey ateş! durmadı. düşman üstüne yürüyen ordular gibi yürüdü. dağ gibi büyümüş yalnızlığının ateşi. ah su olsa. söner miydi? su içen bir daha susamayacak mıydı? katran karası yalnızlığına bir de ateşin dumanı, dumanın isi bulaşmasın, diye direndi. akla ateş düşünce direnmekte bir noktaya kadar yanmamak için. bir dost sesi. ama istediği sanki bir dost sesinden fazlası olmalıydı. bir erkek sesi. aradı ismail'i. bir saat sonra karaoğlan parkında buluştular. denizde kımıltısız bir ela vaktiydi. akşama devirecekti ikindi tüm mirasını. antalya körfezi'nin gümüşi saçlarını yalayan rüzgar, geldi duraladı iki yalnız kişinin dudaklarında. ıslık çalma vakti değildi bir erkek için. ama bir kadın dudağından şarkı düşebilirdi. düştü de. ve böyle başladı ne başladıysa.... şarkılarda dağıldı abanoz saçları gün kuşlukla buluşurken. kanayan yalnızlığına ateş usulcacık bulaştı.
gün akşama kavuşup da gecenin bağrına yeni acılar ve yeni günahlar bırakırken, bir yılanın sessizliği ve ihtirası ile içlerine kıvranan arzunun eşliğinde iki ateşli beden kaleiçine aktı. alkolü iyice yüklendikleri mayıs göğünün karartısında, akdeniz'in karanlık sularının şahitliğinde birbirlerinin bedenlerini okşadıkları yol boylarını yavaş adımlarla geçtiler.. iki sarhoş, iki yalnız, iki yaralı beden bu vakitte artık yalnızlıklarına kocaman bir yalnızlık, sarhoşluklarına hatırlamak istemeyecekleri bir sarhoşluk, yaralarına kapanmayacak bir yara ekleyeceklerinin bilinci ile günahın amansız davetine boyun eğmişlerdi. yangınlarına hiç sönmeyecek yakıp yok edecek, tekrar diriltip tekrar yakacak bir yangın çağırdılar. ne ihanetin kahrolası hüznü, ne sadakatin devredilemeyecek onuru, ne âşık yüreklerinin şarkılarda dağılan yanları, ne de sonsuza kadar yanmanın azabı bu günahı engellemeye yetemeyecekti artık. birbirlerine iyice yapışmış ve birbirine kavuşma arzusu ile kuduran iki et yığınını konyaaltı'nda bir otelden içeri taşıdıklarında vakit gece yarısını çoktan geçmişti.
bu sırada, ecelle koyun koyuna girip silahının ve sevdiği kadının merhametine sığınmış genç adam son olmasını umut ettiği operasyonun 3 saatinde bir vadinin ağzında takımı ile beraber ilerlemekteydi. ses ve ışık disiplinine kesinlikle uyulması gerektiği halde içinde kol gezen sıkıntıyı bastıramayıp bir sigara yaktı. avucunun içinde gizliyordu sigarasının ışığını. çektiği dumanla içindeki sıkıntıyı boğmak ister gibiydi sanki. dumanı bırakmıyor ciğerlerine hapsediyordu. bir şey vardı... bir şey.. anlamlandıramadığı bir şey.... sanki askerliğinin başından beri kendini koruyan o şey göğünden çekilmeye başlamıştı. kocaman bir boşlukta, kocaman bir çaresizlikte hissediyordu kendini. aklını kemiren şeyin ne olduğunu bilse belki sıkıntısı dağılacaktı...aklını sabit bir düşüncede toplayamıyor, bir adım sonra nasıl hareket edebileceğine dair bir fikir üretemiyordu. bu hal ne kadar sürdü bilinmez, belki bir yıl belki bir an belki bir ömür... belki de bir ömür kim bilir?
gülten'in inlemesi, atmış mumluk lamba altında meni ve rutubet kokan duvarların kirli sarılığında çınladı... ayhan sol omzunda bir sıcaklık duydu. sonra bir ıslık gelip yaladı kulaklarını. elinden sigarası düştü..... gülten akdeniz'in karanlığında inip kalkan dalgalar gibi yayıldı ismail'in üzerinde.. kabardı, yükseldi, alçaldı... alçaldıkça çoğaldı. çoğaldıkça kabardı. kabardıkça inledi. gelip kumsalı yalayan dalgaların geri çekilişinde denizin dipsizliğine sürüklediği çakıl taşları gibi, gülten'in de her kabarmasında; kıyıyı her dövüşünde bir şeyleri kendi karanlığının dipsizliğine yollandırdı bu şehvet anı. nefes olup cana düşmek değildi. çığlık olup, kabaran dalgaların karayı kendine katma arzusu idi gül-tenin den taşan. tırnaklarını geçirdiği çarşafı parçalayacaktı neredeyse......sağ elini omzuna attığında bir ıslaklık duydu ayhan..... her yanı sırılsıklamdı gülten'in, bütün geçmişini, bütün özlemlerini, bütün acılarını, bütün yalnızlığını kumsal gibi altına serilmiş iç geçirmelerle gecenin nabzını tutan köylü gencine devrediyordu sanki .... . ikinci kurşunu diz kapağına yediğinde duyanların asla unutamayacağı bir çığlık attı ayhan. ... ayhan'ın çığlığını bastırmaya yetmeyecekti ruhunu hapseden eti kabartıp alçaltan, yayıp genişleten kadının çığlığı. diz kapağına işleyen kurşunun acısına hiçbir yangının, hiçbir şehvetin sesi yetişemezdi çünkü.... kökünden baltalanmış bir ağaç gibi devrildiğinde ayhan, ay ışığında bir kızıllık mayıs göğünün karartısı ile birleşip heyula gibi dağıldı dağlarda yankılanan silah ve insan seslerinin arasına. telsizlerden anlaşılmaz çığlıklar yükseliyordu. gülten'in o sarı gülüşü takıldı askıda kalan göz bebeklerinin önüne.... hani onun dudağından kulaklarına dökülen ilk türkü vardı.
/..etek sarı sen etekten sarısan, sarısan
kurban olam beydağının karısan, karısan
sordum sula ettim kimin yarısan, yarısan
ben sormadan dolu gibi döküyü../
mayıs ayının ikinci pazarında, ki o gün anneler günüydü, kıvrılan, daralan, nefes almak için genişleyecek gibi olan ve aldığı nefesi boşaltamadan vadiler inip dağlar çıkan yoldan geçerek al bayrağa sarılı bedeni annesinin kalbine gömülmek üzere yola çıktı ayhan'ın. bir oğul cesedinin hayalini ancak annesi hissedebilir ve akıttığı göz yaşları ile o hayalleri belki biraz olsun gerçekleştirebilirdi.
gülten:
bana gülten adını bu öykünün yazıcısı koymadı. ben vardım. adım vardı. o beni yazdı. o yazsın diye yaşamadım ben. ben yaşadım sadece. hayatı her hangi bir kadın gibi yaşadım. her hangi bir kadın gibi arzularım, özlemlerim oldu. bir gül mevsiminde doğmuşum başımda abanoz karası saçlarla. her çocuk gibi ağlayarak. güldüğüm pek söylenemez. ama güldüğüm zamanlarda bile bir hüznü getirip bıraktım kıvrılan dudaklarımdan. beni hüzünlü kılan hayat değildi. hayatı hüzünlü kılan bendim. ben bir isim değildim sadece bu öyküde geçen. yaşamdım. yaşadım. o, arzuların kucağına sorgusuz teslim olduğum geceyi belki öykücü hazırladı bana. şeytanım oldu. bir de köylü çocuğunun geride kalanı bırakışından etkilendiğim iddia ediliyor ki; yalan. vallahi billahi yalan. öykücü kendi düşünü yansıttı bana. düş onundu ama ihanet eden ben oldum. günaha hazır biri için muhakkak bir şeytan bulunuyordu. ayhan'ın öldüğünü bana öykücü bildirdiğinde ağlayamadım bile. dondu gözümde yaşlar. sadece yandım. içime düştü kocaman bir ateş topu. hem ayhan'ı hem kendimi kaybetmiş olmanın bilinciyle. bilinç dediğime bakmayın. bilincim bile bilinçsizdi. bilmek ve anlamak eylemleri eylemsizliğe durmuştu. ayhan ölmese de onu kaybetmiştim. gül tenimi -ki gül ve ten; ten ve ruh manasında da anlaşılabilir- başkasına sunduktan sonra tekrar getirip onun önüne bırakmazdım. yaralıydı içim dışım. içim dışım ateş. kendimi yakan bir ateşle çoğaldı ızdırabım. o geceden sonra bir müddet daha gezdirdim vicdanımı. sonra bileklerimi keserek intihara kalkıştım. içimdeki ateş o kadar kor alev olmuş ki ölmeyi bile çok gördü de bana, her gün tekrar yakmak için yaşattı. bir müddet akıl hastanesine yatırdılar beni. ben diyorsam ben kalmamıştı aslında tende. gül çoktan kurumuştu. kirliydi her yer. duvarlar. çarşaflar. kirli bir sarı işliyordu göz bebeklerime. su söndürür ateşi diye her gece gusullendim o ihanet, o şehvet saatinde. su değdikçe bedenime ferahlamadım. yandım. ateşi söndüremezse su, yanıyordu. benim ateşimi hiç söndüremeyecekti biliyordum. her yan kirli. her taraf pis. herkes cenabet. su yetmiyor oysa...
ismail:
hicran, dedim. bana varın mı? " heee" dediğinde kuş olup uçmak istedim. kendi halinde köyünde yaşayan bir azaptım. sorası.... malumunuz, öykü yazıcısı tuttu kaderimi değiştirdi. bakın, gördünüz işte neler etti! ama beni bu öyküye taşıyan sadece gülten ile tanışıklığım mıydı? bilemedim. o aslında an olarak her erkeğin yaşamak isteyeceği ama yük olarak taşımanın zor olduğu geceyi yüklenip de sabaha erdiğim de ayrıldım antalya şehrinden. nereye gideceğimi söylemedim kimseye. ben de bilmiyordum çünkü. şimdi nerede olduğumu, bu öykü yazıcısı dahil kimseye söylemeyeceğim. çünkü beni bulup da yine bir öykünün içinde ateşe bulaştırmasını istemiyorum.
ayhan:
beni kurşun öldürmedi. yalan. yalan namluların üzerime çevrilip de ateş püskürttüğü. ben zaten gülten'in gözlerini ilk gördüğüm gün vurulmuştum yüreğimin en ortasından. o gün bu gündür bir hülyadır gülten'in hüznü. konuşulmaz ölmüş adamın arkasından. ama beni dağlarda vurmadılar yalan. dokunmaya kıyamadığım gül-teni okşayan yabancı parmaklar geçti ciğerime. sonrası ne gam. gam işte. yıldızsız bir geceydi. ay yoktu. belli ki herkes biliyordu ihaneti de bir ben bilmiyordum. tutulmuştu aklım. diz kapağımdan kurşun yediğim zaman bağırdığımı yazmış öykücü. vallahi de billahi de yalan. kurşun acısından değil bağırmışlığım. gülten inerken batan bir güneşin geceye inişi gibi bir yabancı adamın tenhalarına, dağlar ve karanlık şahit olsun ki, çığlığım karışsın diye günahkar çığlığına açtım ağzımı. bu hikayede bu kadar acı bana çok değil mi ey öykücü!!? ölü bedenimin askıda kalan yüzü, bir gül yaprağı gibi her yaz başında karşına dikilsin. her gül kokladığında kanım bulaşsın ruhuna. bana bu azap çok değil mi, ey öykücü!!
ayhan'ın annesi:
oğlumdan geriye botları kaldı. yıkamadım onları. şehitler yıkanmaz diye. bir oğul cesedinin hayallerini ancak anaları bilirmiş. anladım. anladım bana biçilen kaderi ancak bir ana kaldırabilirmiş. dağ olsam dayanamazdım. demir olsam erirdim. köpük köpük dalgalanan deniz gibi getirip vurdum kendimi kayalıklara ama deniz de olmadım. deniz olsam buharlaşıp ağardım göğün mavisine. ana oldum. toprak oldum dayandım. ağaç olsam çürürdüm. ayhanımmmmm!!! botlarına çiçek ektim. birine yasemin, birine nergis. bahçedeki bütün gülleri söktüm. yanaştırmadım. gül kokusundan arındırdım kendimi. burnumu günde beş vakit yıkayarak. şikayetçi değilim öykücüden. ayhanım postallarında büyüyor her sabah. kokuyor cennet çiçekleri gibi.
metin:
ben bu öykünün ilk bölümünde, hem de hikayeyi ve denizi ikiye bölerek intihar ettiğimde, okuyucu sorup durdu. neden?, diye. şimdi son bölümünde anlatayım size. bir sevdaya bulaşmıştı sol yanım. ama bu gülten değildi. sonra ben hepten sol yanım oludum da başka bir şey kalmadı benden. öykünün dışına kendi isteğimle çıktım. bildim bu öykücünün benim ruhuma azap üstüne azap ekleyeceğini. ben gülten'i dosttan başka hiçbir gözle görmedim. yusuf olmak istedim sadece uzaktaki sevgilinin kör kuyularında. ama o benim züleyha'm olmadı. olamazdı. herkes kendisi yaratıyordu züleyha'sını. sevdim onu. adını vermeyeceğim şimdi burada. hem de ölümümden bunca zaman geçmişken kimse benim sözüm yüzünden incinsin istemem.
umut ilke k
(engin akbaba):
benim kaderime yazıcılık düştü. ben biçmedim hiç kimseye hiçbir acı. daha çok acı çekerdi bu öyküdekiler belli. kırdım kalemimi. ateşe attım. sustum.
bitti.
2006 yılı mayıs yarısı.
antalya
*etek sarı, sen etekten sarısan.. malatya yöresi