şiirlerim-2

ben seni, ılgın bir yol sonunda varılan
serin bir akşamüstü bilirdim
kolları köpük köpük ırmak
kederli işçiler tütün yorgunu türküler söylerdi
ve halay: omuz omuza girilen kavganın haziran bakışlı kızı...
eflatun dudakları hayli deniz...

ben seni, kederli gülüşünden öptüğüm serin sabahlara
benzetirdim.
kalkardım herkesten ilkin,
sam yeli saçlarını taramak,
öyküler dinlemek çapkın serçelerden,
ve seherden kalma ellerinin sıcaklığıyla
buluşturmak için yeni günü, yeryüzünü, yenilgilerimi...

ben seni: şarkılar, şiirlerden bildiğim
bayram kartpostallarının soluk yüzlü şekeri
ta içimde duyduğum ama hiç gitmediğim,
yangınlar, yenilgiler ve bahar başlarında açan çiçekleriyle insan kokan,
özlediğim abimin – hiç abim yok oysa- okul dönüşü anlattığı ışıklı camlar, büyük binalar ve kalabalık sokaklarıyla coşkun akan şehir…

ben seni: köpükleri, ırmakları, urganları ve yelkenleriyle herhangi bir atlası olur olmaz maviye boyayan bir deniz…

ben seni: devletin elinin uzanmadığı,
yüreği bakir, eli nasır, kederi kader, yalnızlığı zemheri, yüreği imece sevdalardan yorulmuş bir köy...

ben seni: vadilerinde şakilerin gezdiği, koyaklarında itten rezil bir veremin zulalandığı,
doruklarında boy boy ateşlerin yandığı,
göğüslerinden ovaların su içtiği,
çaresizin çare deyip kaçtığı,
derin mağaraları, serin pınarları ve kaba gölgeleri, keklik ve üveyikleriyle ile bir dağ,


ben seni, gecikmeli bozkır treninin sabah çığlığıyla uykusunu yırttığı, her gidenin ardına bakmadan ve aklında iz bırakmadan geçip gittiği, bakkalı, berberi ve kirli lokantası ve minare sayısından imanını ölçtüğüm, deniz görmemiş bir kasaba...

ben seni, gül bahçesine –herkesten ilkin- düşmüş çiğ tanesi…
ben seni, gök yüzü ve yosun kokan bir avuç mavi…
ben seni, doruklardan inip yamacımda dolanan, şatt-ül arap hasretiyle yollar aşan, çöller geçen kürdün kızı Dicle…
ben seni, doksan üç temmuzu ateşe tutuşurken, deyişlerle girdiğim bir semahın en sarhoş anı…
ben seni, kızıldere’de kuşatılan ve çarpışarak can veren – şakiler ölü ele geçirildi- diye gazetelere kapkara puntolarla düşen onlardan biri…

ben seni:
hayli zaman... hayli mekan...
hayli dert ve gülüşleriyle kırlangıç iklimlerde uzayan yol tedirginliğinde çoğalan yurdum bilirdim. ve öyle severdim sevgilim…

Temmuz 2009


...


uzak şarkı


aslı gözlerin ne renk,
yoksa günah mı
her gece nasıl iner ay ışığı denizine
nasıl dağılır da toplaşırız
bir bebek ağlasa mahallede
ya da ne bileyim - sütçü gelse-
sen gelsen… ne çok bakardım gözlerine
öyle camda dursan, ben sarhoş olmasam da
sen camda dursan
öyle ışıksız yani, ağaç gölgesi
sarıp saklasan bütün dünyayı
istanbul uzaksa da şarkılar güzel
kırmızı giyinsen, bakkala çıksan
aslı gözlerin ne renk, yoksa günah mı
deniz kenarında dursak, gözlerin dursa
gemiler bir boğaz getirse, bir istinye…
aslı sen gelsen de bitse bu hasret,
uzakta kalacaksa kalsın istanbul

ağustos 2009-antalya


....

ille de utanırım


korkuyorum sibel ölmekten
utanmam mı gerekir bunu söylerken
istersen utanırım
yine de korkuyorum seni sevmekten

her gece yıkılıyor bu kent
bulvarlarda güvercin cesetleri toplaşıyor
susuyor omzumda ki melekler
sadece tanrı konuşuyor

korkuyorum
cam önlerinde sağır
bırakmaktan pembe çiçekli küpelileri
tarlada başağı diri
yatakta seni sıcak
tütün kokusunu mürted….

ille de utanırım eğer istersen
yine de korkuyorum.
antalya’2008