bu işte bir yanmışlık var!

2010/05/05
bu işte bir yanmışlık var!

güzel gözlü çocuklar bulunur kürt coğrafyasında… kederleri namlumun ucunda… korkarak bakıyorlar kaşlarımın arasına. belleğimin yokluğunda çoğalıyor yeni sözcükler. anlamını bilmiyorum hiçbir tereddüdün. duyduğum bütün hırıltıları, bir dilin ölüm sancısı değil yüzüme çevrilmiş silah namlusu sanıyorum.

neresi kötüdür barışı konuşmanın? korkuyorum. ya yürürseler kışla üstüne. ya latalarını, keleşlerini, poşularını alıp gelirlerse son sığınağımıza… mayın döşerseler babamın elini, anamın yüzünü, sevgilimin dudağını, çocuğumun alnını öpmek için bağrına düşeceğim yola. insan kendi ülkesinde korkuyla dolaşıyorsa, ıslık çalarak çıkamıyorsa dağlarına, su şırıltısını, kuş sesini dinlemek için inemiyorsa vadilerine, derelerine… insan bir aşkla çekemiyorsa toprağında büyüyen çiçeklerin kokusunu içine… yağmurunda tereddütsüz ıslanamıyorsa sırılsıklam, yüzünü bir sevdaya çeviremiyorsa arkasını kollamaksızın, bu işte bir yanmışlık var.

/… azrail gelmiş de can talep eder/ benim can vermeye dermanım mı var…./

şeytan dağları, cehennem ormanları, peri suyu, arik dağı, demir kanat dağları, seyit kasım, şenker dağlarınca kuşatılmış adsız (kurt) tepe’de yasal namlularımızın arkasında ölümü bekliyoruz. telsiz istasyonuna ölüm haberleri düşüyor. sıranın hangimizde olduğunu bilmeden ve hangimizde olabileceğini düşünmeden gelecek güzel günlere dair hayaller kuruyoruz.

her ölü saygıyla anılmalıdır. en yasal tümcesini kuruyordu en y-etkili kişi “şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.” bayraklara sarılı genç cesetler yollara düşüyordu anasını yüreine gömülmek üzere. vatan sağolsun, diyordu babası artık oğlunun sağ olmayacağını bilerek… acısını kutsayarak. bir oğlum daha olsa onu da yollardım bu ölüm cenderesine, diyordu anası, yüreğinde kazılmış mezarın üstüne toprak serperek.

a benim anam! sen de bilirsin, oğlu askerde olan her ana, yüreğine bir çukur kazdırır mezar kazıcılarına. ve dudağına takar bir dua. o çukura oğlunu koymadan; toprakla kapatmayı umut ederek; mırıldanır.

a benim anam! ölüm en çok, göğüsleri kurumuş seksen yaşında ninelere yakışır. daha bir kızın göğüslerine başını koyup da uyumamış yirmi yaşındaki civanmertlere değil. a benim anam! namlu arkasında ölümü beklememişler için kolaydır nutuk atmak. sıkıştığın kapanı vatan bilerek sığınmak baharın merhametine, yakıştırılmaz hiçbir kahramana. nedense kahramanlar hep ölüler içinden seçiliyor!!!
kiğı!
yirmi üçüncü yaşımın son günleriydi. yılan gibi kıvrılan yolun sırtına binmişliğim bir kasım gecesine rastlar. dağlar o kadar çok, sesler o kadar az, gökyüzü o kadar yakın ki anam, uzansan yıldızlar takılacak saçlarına. yürüsen akarsular fışkıracak bastığın yerden. ve korkuyoruz birbirimizden. nefretle bakıyoruz birbirimize, kürt bebelerlen. ihtiyarlar, utanıyor kırık dökük türkçelerinden ve yalvaran, korkan, umutlu gözlerle bakıyor gözlerimize. anam anam benim anam! dokuz ay dediğin ne ki? bir gelinin bebeye durması, iki bahar bir kış. belki bir kez çiçeğe durur bahçeye diktiğin güller. bir kez meyve verir balkonuna eğilmiş erik. bir görünün bir kaybolur sivrisinekler. bir boşalır bir dolar antalya’da oteller. anam anam dokuz ay dediğin ne ki? sen dokuz aya katlanamıyorsun. bir ömre nasıl katlanıyor peki kürt anneler?

anam anam, gözleri yaşlı anam. işleri başlı anam. oğlu telaşlı anam. bu işte bir yanmışlık var, ağlıyorsan sen ve senin gibiler…

anam anam, türkmenin en koyu yerinden aldın büyüttün beni. ben ki türkçemi senin gibi, sevgilim gibi sevdim kokladım. ben ki ruhumu dilimle doldurdum. dilini emdim bir türkmen kızın. ağladığım zaman türkçe ağladım. kahkaham türkçe oldu… ıslığım tutarken dağı taşı türkçeydi. senin bahçende güllerin türkçe açtı, ağılda koyunun türkçe meledi… ne zaman bir tebessüm gelse kıvrılsa dudağının kenarına, özdilinden bildin, incitmeden koparıp yakama taktın… anam anam, türkmen anam, ben dilimi senden aldım, ruhum gibi, canım gibi…. peki ya buradakiler! onları da mı sen emzirdin ki, anadili diye senin dilini konuşmaları şart koşuluyor.

kığı!
yanmış ve yakılmış köyleri gördüm
gördüm güneşin doğmadığı batmadığı
içinde itlerin yatmadığı
ise batmış duvarları
suya gitmiş ovaları
gördüm…
gördüm ağlayanları
gülenleri görmedim…
kim yaktı neden yaktı bilemem
günahı yakanın boynuna!

bir harabeden geçmek anam, mezarlıktan geçmekten fenadır. duvarına is bulaşmış evlere girip çıkmak fenadır. hayaletler dolaşır boş köylerde. bir kızgınlıkla eser garbi yel. yağmur soğutamaz toprağın ateşini. basanın yüreği yanar.
mezarlıklarda ölüler vardır anam. üç kulhu bir elham vardır. bilirsen dördünü de okursun. ama boş köylerde dolaşan cinlerden ne korur insanı bilemezsin. ruhları buradadır bu köylülerin. ve pusu atanların içine dolar vıcık vıcık bir ürperti. yüzüne, eline, nefesine çarpar kürtçe ağıtlar… acıları anlarsın… bilirsin iki sevdalının buralarda oynaştığını, bilirsin bir bebenin sümüğünü yaladığını, bilirsin insanların maniler, masallar, destanlar anlattığını, üşüdüğünü, dertlendiğini, düğün dernek kurduğunu, ezgiler, halaylar, zılgıtlar…. hepsi kulağına dolar. işte o zaman bilmediğin bir dili anlamaya başlarsın. ise batmış duvarlarda hayaller oynaşır… gülüşmeler, konuşmalar, ağıtlar… koyun sesi, köpek sesi…. sesler…. sesler insanı yorar. anlarsın şu dünyada insanların, anıların, hayallerin, hayaletlerin en çok sesten ibaret olduğunu…. ve anlarsın sesi sadece kulağı ile duymadığını insanın… ve seslere yüz biçersin, beden biçersin, kaş, göz, kulak, dudak… sonra anam nasıl oluyor bilmezsin! kendi suretini çizersin. sesler senin içine dolar. sesler anadiline bürünür… yangını, yıkımı, yenilgiyi, ölümü, terkedişi, göçü görürsün… yanan, yakılan, yıkılan, terkeden, ölen, göçen sen olursun… geride bıraktın bedenine baka baka gitmek zorunda olduğun yere gidersin… cennete, cehenneme, tanrılar katına, ota, toprağa, ankara’ya, istanbul’a, antalya’ya. yeni bir hayata. ne kadar yenilirsen yenil gittiğin yerde yaşadığın günler senin için “yeni” diye anılır… ne kadar eskirsen eski her başlangıç dertme çatma, yaralı, kanamalı olsa da yenidir. hatıralar hep geride kalır. hatıralar yangının, yıkımın içinde sonsuza kadar yanar durur. hatıralar bir ıslık, bir rüzgar, bir ses… kahreden bir ses olur asılı kalır bağrında göğün…. hiç bir çocuk hatıraların asılı kaldığı göğe uçurtma salamaz, hiçbir kuş bu göğe kanat geremez. bu göklerde benim anam! sadece silah çatılır… yasal, yasadışı silah çatılır… birde yangın kokan, is bulaşmış, kirli sarı bir yağmur yağar, vıcık vıcık…. bir de kötü kokulu bir ot yetişir harabelerde…

kiğı!
tanrı merhamet etti. hiç bir canlıya doğrultmadım tetiğinin boşluğu alınmış namlumu. çok şükür. iki felak bir nas oku anacığım. üçü de tamam olsun! tanrı senin yüreğini ferahlandırsın! benim yüreğim ateş bulaşmış harman yeri…

kiğı!
kışla, gece ve soğuk… gecenin içinde bir deli rüzgar…. kulağımı sağır edecek. ben geleli doksan gün oldu anam. bir gün durmadı peri boğazının cehennem ormanlarından yüklenip getirdiği rüzgarın kulaklarımızı, tenimiz, aklımız yakması… kışlanın içinde asker… askerin içinde hasret, korku, saygı, nefret… karmakarışık. asker silahıyla barışık, ölüme gebe. bir bebe gibi taşıyor koynunda kaderini. keder ölüme değil anam sadece hasrete. hayret! bizim asker, ölümü düşününce kederlenmiyor. telaşlanmıyor. gidiyor ölümün üstüne…. kahveye, işe, maça gider gibi. korkmuyor. korkutan, gecenin bağrında anam, yıldızların casusluğunda, sessizliğin şahadetinde, dağların azametinde nöbet beklemek. en tedbirli, en uyanık olduğu anda korkuyor bizim asker… sesler kulağında uğulduyor, dağlar gözünde büyüyor, gölgeler aklında canlanıyor… sesler içine işliyor… en çok da rüzgar sesi, silah sesi, su sesi…

hayret! bizim asker üşümüyor. gece eksi otuz sekizi gösteriyor, asker nöbet yerinde. silahı yapışıyor eline. namluya sürülmüş mermi yapışıyor demire, yıldızlar yapışıyor dağların doruklarına, rüzgâr yapışıyor gecenin karanlığına, bizim asker üşümüyor. bildim! korkusu üşütmüyor, bir de ana özlemi, yar özlemi, yuva özlemi.

bizim asker heyecanlanıyor anam! mektup postasında adını okuyunca bölük yazıcısı, telefon sırasında künyesini ünleyince koğuş nöbetçisi, başını okşayınca takım komutanı, tekmil isteyince bölük komutanı bizim asker heyecanlanıyor. parıldıyor gözlerinin içi. bir bebe gibi, günahsız bir bebe gibi bakıyor geçmişten getirdiği gözlerin içine… “sekizinci kolordu on yedinci iç güvenlik alayı topçu bataryası birinci takım seksen ikiye dört topçu er ali kemal gamsız-samsun emret komutanım!” sesi dağlarda yankılanıyor. başı dik, gözleri gözlerimin içinde. gururlu. bizim asker ölürken bile gururlu anam. ölüm gurur nedir bilmiyor oysa!

kendinden anlat diyeceksin biliyorum.

ben!

ben bu dağların doruklarına
henüz bulut gerilmemişken geldim.
toprak ademin ayaklarına
halı gibi serilmemişken geldim.

cehennem ormanları kurulmamıştı
şeytan dağları durulmamıştı
daha ilk insan vurulmamıştı
ben bu toprağa ağca sabahta geldim.

beni türkiye atlasının herhangi bir kürt coğrafyasında yasa dışı bir çığlıkla on bir çocuğunun sekizincisi olarak doğursaydın sana yukarıdaki şiirle cevap verirdim anam.

şimdi, kendime ait sözcüklerim terk etti beni. belki yüreğinde mezar kazıcıların açtığı çukuru benimle değil de toprakla doldurursan anlatırım sana korkularımı, çığlıklarımı, hasretlerimi, rüzgarı ve ruhuma kadar üşüten soğuğu gözlerinin içine baka baka.
engin akbaba 2010 mayıs antalya