Söylesem uğursuz, edepsiz olurum; söylemesem dert beni yer…
her sabah, kahvaltı masasında bırakıp kızımın yakama taktığı tebessümü hayata karışıyorum.
muşlu çiftçinin eli değiyor dudağıma tütün kıvamında. arabamın camından seyrediyorum dünyanın arta kalanını. ve hep aynı manzara: talan. kıskanıyorum talanı. becerebilsem en has yalanı ben de pay alacağım çapuldan…
sesin dudağa değdiği yerde başlıyor kelam. ve ilk kelam: gün-ay-dın. daha şiire başlamadı gün. çünkü şiir, tuzun yaraya, dişin ağrıya, nefesin dudağa değdiği yerde başlıyor. ya dudak oluyor şiir ya nefes; ya da dudak payı bırakmak ölüme tenimizin en has yerinden.
ölüm tenimizi öpsün diye şiir yazmaya çalışıyoruz. şiir yazmaya çalışıyoruz ama şairlik haddimize değil, biline.
çünkü haddine değildir şairlik,
kız tebessümlerini yakasından sökenin
ve başkasının ateşine su dökenin
her can kendine yanacaktır.
daha kahvaltı masasından kalkıp da ceketimi, paltomu giyinip ayakkabılarımı parlatırken söküyorum uykudan getirdiğim suretimi. yerine maskemi takıyorum. yerine göre güleç, yerine göre şakacı, yerine göre yalan söyleyebilecek maskemi… “bu gün tanrı için ne yaptın” sözünü tersine çevirip “bu gün tanrı bana ne yaptıracak” diye düşünüyorum. bütün işime gelmeyen eylemleri tanrıya yükleyerek kurtulabilirim vicdanımın yükünden ve iş yerinde bırakabilirim sabah takınıp öğlene eskittiğim ve öğlen eskisi ile değiştirdiğim maskemi… tanrıyı tanımanın en güzel yanıdır vicdanı rahata kavuşturmak. tanrı, ateistlere kolaylık vere. nasıl başa çıkabiliyorlar dünyanın kirliliği ile…
maskeler de yıpranıyor zamanla… yeni suretler çiziyorum yüzüme. bıyığımın altında taşıdığım dudak, öpüyor kelimeleri. kelimeler kadar anlaşılıyor insan ve ancak kelimeleri yaşıyor. haddini bilmek ya da bildirmek kelimelerin işi. susmak da bir şeyler anlatmaktır çoğu zaman. çekip gitmek mesela. kederli bir türkü tutturmak ya da. -sesin çirkin olması da mühim değil. buğulu çıkar hem. hem acemi gösterir hayatın karşısında- …mesela yağmur yağmasını dilemek… - çoğu zaman yağmaz ama.- kurak bir beyin taşırız hayal dünyasından hayata.
her insan kentine benzer zamanla
ve zaman her kenti emer yoksul mahallerinden başlayarak.
varsıl kentler dayanabilir zamana/ ruhları dolaşır taşların arasında
sevgilimizi öperken başka birisi olarak öperiz, kızımızı öperken başka birisi… babamızın elini öperken hayırlı evlat, aldatırken sevgilimizi çapkın… dava dilekçesinde ki her sözcük bizi anlatır. ihtiraslı, masum, bilgili, korkak… çoğu zaman saldırarak gizleriz korkaklığımızı… intihara meyilli olur maskesi bol olanlar ve intihar en büyük salgındır…
sinemalarda buluşuruz karanlık yanlarımızla… evelden pastaneler vardı, sevdamızı, çapkınlığımızı yalanımızı tolere eden. şimdi büyük alış- veriş merkezlerinin kalabalık yüzünde kendi suretimize benzeyen suretlerin arasında, uğultular içinde kolayca saklanabiliyoruz. herkes birbirinden gizliyor kendi kalabalıklığını ve yalnızlığını…
kimse yüzümüze söyleyemez kusurumuzu. söyleyeni ayıplarız. dilimize dolanır tüm sözcükler: söylesek uğursuz edepsiz oluruz, söylemesek dert bizi yer.
çoğu yalanımız çoğu zaman masumdur. maskelerin arkasına gizlediğimiz yüzümüz tahriş olur her yalanda. haksızlığa her susuş, bizi biraz daha uzaklaştırır insan olmanın özünden. bunu biliriz. bunun azabını duyarız ama yine de susarız çoğu zaman. ucu bize dokunmasın diye. biliriz ki bize dokunan her uç epeyi sivriltilmiştir. tenimize batar.
oysa şiir, tuzun yarayla buluşmasıdır.
ya tuzdur şair ya yara
ya da hüzündür her akşam ufku besleyen
kendi kanının kızıllığıyla
içinde olmayanı içinde olanmış gibi söyleyip içindekileri susturmaktır ikiyüzlülük.
en adisi ise ikiyüzlülüğün, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmak ve ya başkasına yaptığının iki mislini kendine beklemektir. birincisi, nefsine ağır geleni başka nefislerde sınamaktır. zalimcedir. ikincisi yaptığın iyiliği tacir zihniyeti ile yapıp ruhu pazar tezgâhında satmaktır. hem de akşam pazarında. kör alıcıya, düşeşe… ve ruhunu satandan daha aşağı, daha bayağı bir varlık türü yoktur. ve ne yazık ki ruhunu başkasına bedel karşılığı teslim etmek sadece insana mahsustur. insan böbreğini, dalağını, kalbini satabilir yokluğu biraz varlığa çevirmek için kendi ömründen çalarak. bu anlaşılır. ama insan ruhunu satarsa bu onurundan çalmak olur. ama işin gerçeği, onursuz insan, tek böbrekli insandan daha rahat yaşayabilir trafik ışıklarında, adliyelerde, alış veriş merkezlerinde yüzümüze bakarak…
birden fazla kadını sevmek, diğerini aldatmak değildir. sevmediğin kadına sevgi sözcükleri ile bezeli yalanlar söylemektir aldatmak. her ikisini de aldatmaktır bu. her ikisine de en hoş kokuları süründüğümüz maskelerimizle gitmektir. her ikisini de öldürmektir. çünkü sevgidir maşuku aşıkta yaşatan. en büyük katliam aracı ise sevmediğin halde, sevdiğini söylemektir.
dişin ağrıya değdiği yerdir şairlik
şair ya diştir, iz bırakır tarihin göğsünde
ya ağrıdır, buz tutar göğü…
bir yanı yurda bakar, öte yana bir yanı
hırsızlık malı satıyoruz çoğu zaman. bizi bütün yalanlardan, riyadan koruyan evimizi terk ederken yüzümüze takındığımız sıcak tebessümleri çıkarıp portmantoya, sokağa çıkıyoruz. kapının arkasında kalıyor şen gülüşleri ile hayata yeni adım atan kızlarımız-oğullarımız. adımları o kadar küçük ve o kadar acemice ki, gelecek günlere nasıl tutunabileceğinin endişesini taşıyoruz hep içimizde. onun her “bab-ba” demesi daha da devleştiriyor bizi. ve maalesef onun gelecek endişesi içimizde ki kuzuyu kurtlaştırıyor. pençelerimizi daha da sertleştiriyoruz. daha da derin yaralar bırakıyoruz insanların ruhunda… evladımız kendi ruhunu satıp da bekasını sağlama almaya çalışmasın diye olabildiğince satıyoruz ruhumuzu. ama yine de günü gelince evladımıza da ruhunu satmayı mecbur ediyor herkesin kendi becerisi ile hayatta kalmasını zorunlu kılan sistem.
ikiyüzlülük bir sistem sorunudur, demek çok mekanikçe bir söz. duygudan uzak. bir tecavüzcünün vekilliğini yapmak gibi. insan olmanın bize bahşettiği bir şeylerin bu sistemin zorladığı yalana karşı durmamızı gerektirecek bir yetenek vermiş olması gerekir. Ama yine de ikiyüzlülük, bize kapitalizmin ve liberalizmin bir hediyesi… çünkü söz konusu sistemler, önce vicdanı yok sayarak çıkıyor pazara… ve her canı pazarda bir meta olarak sunuyor.
ya gerçeği aramaktır şiir ya yalım
gerçeği arayan kişinin, bu serüvende özünde ki kiri pası yakması kendini bir ateşe atması gerekmektedir. ancak ateşle temizlenebilir insan, insan olmanın kabuğuna yapışan bakterilerden, içine nüfuz eden zararlılardan. yanarak şekil değiştirebilir. işte şiir, kendi özünü bulmak için kendi özünden olmayanları yakmak üzere ateşe giren kişinin yanarken çıkardığı sayıklanmalardır.
insan kendi özüne, yani gerçeğe ancak korkularından sıyrılarak ulaşabilir. lakin, doğumla birlikte içimize işlemeye başlayan korku bir müddet sonra bir bütün olarak (biz) oluyor. ve bu durumda da gerçekle aramıza giren şey yine kendimiz oluyoruz. o halde evrilmeliyiz. su’dan geldiğimiz şu evrende tekrar su olabilmek için önce ateşe girmeliyiz. her zerremize kadar yanabilmek için.
yanarken attığımız çığlıkların çokluğuyla orantılıdır yanmadan evel söylediğimiz yalanlar. ancak yandıktan sonra tekrar yoğrulabilir ve pişebiliriz.
onun içindir ki “hamdım, yandım, yoğruldum, piştim” olmalıdır gerçeğe giden yolun haritası.
insan içinde ki hakikati bulduğu zaman ancak bulabilir tanrısını. ve hallac-ı mansur olur. derisi yüzülse ne gam…? tanrı, insan eli ile azap çekebilir mi?
şeyh bedrettin’dir şiir, asılır bir ağaca, serez çarşında bakırcılar dükkanının karşısısnda. ve güneş batarken sararır…
köroğlu’dur, isyana kalkışır kancık bolubeyine karşı. bir kızılbaş çığlık olur dağlarda…
che’dir, bütün bir dünyayı yurdu bilerek kendi kanını sunar sevdasına…
deniz’dir şiir, son sözünde kardeşlik ister dünya halkları için, anadolu halkları için…
ve nazımdır yazılmış şiirlerin en büyüklerinden biri, bir vapur geçer boğaza doğru, uy karadeniz’in gümüş telleri, nazım usulcacık okşar vapuru, yanar elleri…
ve ancak şiir arıtabilir şairin yüzünü kirli maskelerden, hayınlıktan, kahbelikten…
engin akbaba
0 yorum:
Yorum Gönder
yorumunuz için teşekkürler.