... ve bir gün...

2010/04/05
ve bir gün "ve bir gün" diye başlayan bir hikaye okumuştum. hikayede bir şehir vardı.kışları ılık ve yağmurlu. palmiyeli caddeleri araba gürültüleri ile kaplı bir şehir. vakit akşama yakındı. şehirde pis bir sisin içinden ince bir yağmur yağıyordu. güneşi çoktandır perdeleyen bir sis.. kaldırımlar ıslaktı.
genç adam "öfkelenmek kolaydır ama doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişiye öfkelenmek zordur" diye bir söz hatırlıyordu. ama kimden duyduğunu çıkaramıyordu. böyle hatırladığı bir çok anlamlı söz vardı ama anlamla eylemi birleştiremeyip yine de nedensizce yeniliyordu öfkelerine, sıkıntılarına.ruhunu bilmediği bir şeyler kemiriyordu. adamla genç kadın yarım saattir yan yana yürüyorlardı. ikisi de başka bir dünyadaydı. adam anlamlı cümleleri hatırlamaya çalışıyor, olmadık hayallere dalıyor, inceden yağan yağmur saçlarında birikip şakaklarına inerken bile dış dünyanın farkına varmayıp, öylece kadının adımlarına eşlik ediyordu. arada bir yanlarından geçen adamların karanlık yüzlerini gördüğünde içini bir tedirginlik kaplıyor bu şehirde mutlu insanların olabileceğini düşünmüyordu. oysa şehir allı pullu sabahlarda portakalları, incirleri, zeytinleri ve mavi-yeşil-gri denizi ile uyanır sanki tüm yaşayanlarını sonsuz bir mutluluğa çağırırdı. akşamları ise balıkçı takaları uzak köylerin cansız ve kimsesizliğini hatırlatan cılız ışıkları ile denizde dolaşıp dururdu. deniz ufkun arkasından sonsuzluğa uzanıyordu sanki. sonsuzluğun bağrından kopan irili ufaklı dalgalar gelip sahilde öylece dururdu. her gelen dalga bir şeyler katardı eksilttiği sahile. "insan" diyordu genç adam "kumsal gibidir. sonsuzluktan gelen her şey ona bir şeyler katarken, bir şeylerini de alıp götürüyordu. acaba gelenler mi daha mukaddes, gidenler mi?" tütün hasreti mi bulaştı zihnine,alışkanlıktan mı? cebinden çıkardığı sigara paketinden bir sigara yerleştirdi kurumuş dudaklarının arasına. yakmayı denedi birkaç sefer yakamadı; durdu. onunla beraber genç kadında durdu. montu ile ateşin rüzgarını kesip çetin bir mücadele neticesinde küçücük bir yerinden tutuşturduğu sigarayı, hızlı hızlı körükleyip yanmasını sağlayınca tekrar yürüdü. onunla beraber kadında yürüdü. düzensizce başlayan adımları bir müddet sonra düzene girdi. ne yavaş, ne hızlı öylece yürüyorlardı. sonsuzluğa yürür gibi, acele etmeden, bir ömür törpüsü gibi uzanıyordu ayakları altında ıslak kaldırımlar ve araba ışıklarının açığa çıkardığı yüzlerinden süzülen yağmur damlaları.
çamdısı kararmış, kireçli bir köy odasının duvarlarında asılı fabrika işi bir halıda çatal boynuzlarını sırtına dayamış keskin bir kayanın en cıngalında ayaklarını germiş, mavi gök yüzünü kokluyordu. genç adamın zihninde, bu geyik, canlı renkleri ile halı ve isli beyaz duvarda gölgelerin çoğalttığı hayaller vardı. yüreğine genişlik veriyordu uzakta, çocukluğunu bıraktığı evi düşlmek. kadın yine aynı sıradanlıkla:" bizim halimiz ne olacak" dedi. genç adam beklemeden:" biz kimiz?" diye sordu. genç kadın:" biz, sen ve ben, iki insan iki sırdaş iki arkadaş,iki yoldaş, iki samimi insan, iki sırıl sıklam aşık." genç adam gülümsedi: "yağmurdandır sırılsıklam olmamız belki" genç kadının yüzünü bir tereddüt yaladı. sonra heyacanla. "aşkı kabul ediyorsun ama, takıldığın nokta sadece sırıl sıklam olmakta mı?" sonra şaşırdı genç kadın da adam gibi. nasıl da böyle bir cümle kurabilmişti. bu soruyla adamı köşeye sıkıştırmanın mutluluğu yayıldı omuzlarından göğsüne doğru. adam yineledi:"hayır sen benim soruma cevap ver. biz, sen ve ben miyiz yoksa ikimizin dışında bir biz var mı?" kadın adamın hangi cevabı istediğini kestirebilmek için bir müddet bekledi ama bir yön duygusu yakalayamadığı için, "bir nefes de ben çekeyim sigaradan" dedi. uzandı aldı çekti, dumanını savurdu. duman rüzgarda sallandı, yol bulup ağır ağır sisin içine karıştı. "biz " dedi genç kadın " sen ve ben'iz, ayrıca ikimizden başka bir biz daha var". adam sesinin hüzünlü çıktığını farketmeden başladı konuşmaya, kadının söylyeceklerinin bitmemiş olmasına aldımadan . "ben senin yanında olmayınca özlüyorum seni, ama senin yanın dada sürekli kavga ediyoruz. demek ki benim özlemini duyduğum şey sen değilsin." kadın itiraz edecek olunca adam sesini hafifçe yükseltti. kadın adamın sözünü bitirmesi gerektiğini anladı. "benim özlemini duyduğum ve ikimizden bağımsız ve ikimizden ibaret dediğin 'biz'in, ikimizden ibaret olan kısmı, hayallerimiz aslında. yani biz hayallerimizle daha mutluyuz. ben sana şiirler yazıyorum ama yanımda sırılsıklam olmuş, uygun adımla yürüyen sana değil. işte o 'biz' in içindeki hayalden ibaret ve ikimizin dışındaki sana yazdığımı farkettim şiirlerimi." kadın artık itiraz edecek gücü kaybetmişti. gözünden süzülen damları asla kimse göremezdi. o yaşlar yağmur damlalarına karışıp süzülüp gidiyordu suların gittiği memlektlere.( sular da döndü yurduna/ıslak sokaklardan geriye kalan/elaya çalan/aşki gözlerin) adam ağladığını farketmesin diye, adamdan kaçırarak gözlerini " yani ne demek istiyorsun? " dedi genç kadın. adam: "yani ömürle yaşam arasındaki tek fark yaşanmamışlıklardır. asla bir yaşam bir ömre denk değildir. ömrün içinde hayaller vardır. oysa yaşam, yanılgılarıyla öz yangınlarını besleyen yenilgilerden ibaret değilmi?"
-yani ,ayrılalım mı diyorsun?
-ah siz kadınlar bütün bir romanı dahi bu derecede küçük bir cümleye indirebilirsiniz. hayır ayrılalım demiyorum. diyorum ki sen benim yaşantımda yoksun ama ömrümün bir çok alanı seninle kaplı.
-beni bir çıkmaz sokağa iteledin, ileri gidemiyorum , geriye dönemiyorum. ne demeli şimdi söylediğin bu cümlelere karşı.
sustular. adam yine uğraşarak bir sigara daha yaktı. kadın yine yeni sigaradan bir nefes aldı. yağmur yine pis bir sisin içinden üzerlerine incecik iniyordu. adam biliyordu . binaların arkasında suları kararmış bir deniz vardır. ve pis sisin içinden balıkçı takalarının uzak köylerin unutulmuşluğunu ve yol boylarının umursamazlığını hatırlatan cılız ışıkları görünmeyecektir. şu köşeyi dönsünler hele, denizin kokusu burunlarına gelecek ve içlerine 14 ayrı rengin ışığı dolacaktı. adam : "bir gün ' ve bir gün' diye başlayan bir hikaye yazmak istiyorum. bu akşama yakın vakti anlatsın." köşeyi dönüp, karşıya geçmek için ikisi birden adımlarını yola atınca, önce feci bir gürültü duydular. sert bir zemine çarptığını, kafasının ve sol kaburgasının ağrıdığını hissetti genç adam. etrafı aniden kalabalıklaştı. ne oldu ne bitti anlamadı. . denize kavuşmak için acele eden yağmur suyuna kırmızı bir renk bulaşmıştı. kan sonsuzluğun bağrına karışmak için süzülüyordu.... uzak köylerindeki yatak odasında annesinin ninnisini duyuyordu ve kendini kucakta mesut gülümserken görüyordu:" elma atttım yuvarlandı,... gitti beşiğe dayandı,..... bebek uykudan uyandı.... . nenni yavrum yavrum. nenni bebek bebek...." annesinin gözü ışıl ışıldı. esmer köy yanığı yanaklarında ay gibi haleler doğuyordu. örtüsünün altından çıkan abanoz gibi kara perçeminden sabun kokusu doluyordu, lamba isinden kararmış sıcak odalarına. halıdaki geyik hala havayı kokluyordu. gözlerini aralamaya çalıştı. binlerce yağmur damlası gökten üzerine inmeye çalışıyor ve inenlerden bir çoğu göz bebeklerine doluşuyordu. genç kadının inlemesini duydu. rahattı. her yanını kırmızı bir mutluluk kaplamıştı. kandı. ömrümün her yanında sen vardın ve yaşantımda hiç olmadın... dedi ve sustu.

genç kadın, ve bir gün 've bir gün 'diye başlayan hikayesini bitirip kalemi bıraktığında kağıdın her yanı sırıl sıklam aşktı. o yaşlara dokundum hala sıcaktı. ve genç adamın kızıl kanı on beşinci renkti denizde.
( bu hikaye yeteri kadar kuvvetli olmadı... tasvirlerde ve cümlelerde sıkıntılar olduğunun farkındayım. zihnimde duyumsadığım sahneleri aktaramamanın ızdırabını ben de yaşıyorum, ama yine de yayımlamak istedim) şubat-2005 antalya-2005

0 yorum:

Yorum Gönder

yorumunuz için teşekkürler.